SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR; BÖLÜM: 7

TAŞ DEĞİRMENİNİN SIRRI

Lezzetin, Sabrın ve Bereketin Hikâyesi

Çocukluğumda büyüklerimizin sık sık söylediği bir söz vardı:

“Taş değirmenden çıkan unun tadı bir başkadır.”

O yıllarda bunun nedenini anlayamazdım. Bana göre bütün unlar aynıydı. Ekmek de ekmekti. Aradan yıllar geçti, teknoloji gelişti, un fabrikaları çoğaldı, sofralarımıza bembeyaz unlardan yapılan ekmekler geldi. Ama çocukluğumun ekmeğinin kokusunu, tadını ve doyuruculuğunu bir daha kolay kolay bulamadım.

Sonraları bunun sebebini araştırdıkça, çocukluğumun hafızasında kalan o lezzetin tesadüf olmadığını öğrendim.

Taş değirmeninin en büyük sırrı, acele etmemesiydi.

Suyun gücüyle dönen değirmen taşları ağır ağır hareket ederdi. Buğdayı ezerek öğütür, onu sıkıştırıp yakmazdı. Un fazla ısınmadığı için buğdayın doğal kokusu, besin değeri ve özü büyük ölçüde korunurdu.

Bugün modern un fabrikalarında kullanılan yüksek devirli çelik silindirler, çok kısa sürede tonlarca buğdayı işleyebiliyor. Elbette bu büyük bir teknolojik başarıdır. Ancak hız arttıkça öğütme sırasında oluşan ısı da artıyor. Bu nedenle taş değirmende elde edilen doğal aroma ve yapı tam anlamıyla korunamıyor.

Bir başka önemli fark da kepekteydi.

Eskiden taş değirmende öğütülen unda, buğdayın kepeği tamamen ayrılmazdı. İncecik bir bölümü unun içinde kalırdı. İşte ekmeğe hem rengini hem de kendine özgü kokusunu veren de buydu.

Bugün birçok insan yeniden tam buğday unu, taş değirmen unu ve ekşi mayalı ekmek arıyorsa, bunun sebebi yalnızca bir nostalji değildir. İnsanlar aslında çocukluklarında tattıkları doğallığı yeniden arıyorlar.

Biz o günlerde bunların hiçbirini bilmiyorduk.

Ne vitaminlerden söz ediliyordu…

Ne liften…

Ne minerallerden…

Ne sağlıklı beslenmeden…

Biz sadece şunu biliyorduk:

Değirmenden gelen unla yapılan ekmeğin kokusu bütün mahalleyi sarardı.

Annem tandırdan ya da taş fırından yeni çıkmış ekmeği sofraya koyduğunda, daha kesmeden yayılan o mis gibi koku iştahımızı açmaya yeterdi.

O ekmeğin üzerine biraz tereyağı sürmek, yanında ayran ya da bir tas yoğurt yemek bizim için dünyanın en büyük ziyafetiydi.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, o lezzetin sırrı yalnızca buğdayda değildi.

Suyun sabrındaydı…

Taşın yavaşlığındaydı…

Toprağın bereketindeydi…

Ve insan emeğinin alın terindeydi.

Çünkü tabiat hiçbir zaman acele etmez.

Tohum da bir günde başak olmaz.

Meyve de bir gecede olgunlaşmaz.

Ekmek de sabır ister.

Su değirmenleri bana bunu öğretti.

Hayatta en güzel sonuçlar, en hızlı yapılan işlerden değil; en özenli yapılan emeklerden doğar.

Belki de çocukluğumuzun ekmeğini bugün hâlâ unutamıyor oluşumuzun sebebi budur.

Çünkü o ekmeğin içinde yalnızca un yoktu.

Dağlardan gelen berrak su vardı.

Yavaş dönen değirmen taşı vardı.

Toprağın bereketi vardı.

Değirmencinin dürüstlüğü vardı.

Annemizin emeği vardı.

Ve hepsinden önemlisi…

Doğallığını henüz kaybetmemiş bir hayat vardı.

Bugün taş değirmenlerinden geriye çok azı kaldı.

Ama onların öğrettiği gerçek hiç değişmedi.

Kaliteli üretimin sırrı hızda değil, sabırdadır.

Gerçek bereket çok üretmekte değil, üretilenin hakkını vermektedir.

İşte bu yüzden su değirmenlerinden çıkan un, yalnızca sofralarımızı değil; hatıralarımızı da besledi.

Ve belki de bu yüzden, çocukluğumuzun ekmeğinin tadını hiçbir zaman unutamadık.

İsmail Erdal Emekli Eğitimci

NOT: GELECEK BÖLÜM:

BÖLÜM: 8 SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR;

PALİKELERDEN FABRİKALARA de

https://www.facebook.com/reel/562748396811691