SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR; BÖLÜM: 4

DEĞİRMENDE BİR GÜN

Suyun Sesi, İnsan Sesine Karışırdı

Su değirmenleri yalnızca tahılın öğütüldüğü yerler değildi. Onlar, köy hayatının en canlı mekânlarından biriydi. Bugün “sosyal hayat” dediğimiz kavram, o yıllarda dere kenarındaki bir değirmende bütün doğallığıyla yaşanırdı.

Sabahın erken saatlerinden itibaren değirmenin yolu hareketlenmeye başlardı. Kimi sırtında çuvalıyla yürüyerek gelir, kimi eşeğine ya da kağnısına yüklediği buğdayını getirirdi. Değirmenin önünde sessizce oluşan sıra, kimseyi rahatsız etmezdi. Çünkü herkes bilir, suyun gücü ne kadarsa iş de o kadar ilerlerdi. Acele eden olmaz, kimse birbirinin önüne geçmeye çalışmazdı.

Beklemek, o günlerin insanı için zaman kaybı değildi.

Çünkü değirmende geçen her dakika, dostlukların biraz daha güçlendiği, yeni şeylerin öğrenildiği, hayatın paylaşıldığı dakikalardı.

Bir köşede yaşlılar oturur, geçmişten hikâyeler anlatırdı. Gençler onları dikkatle dinler, bazen sorular sorar, bazen de gülümseyerek aralarındaki nüktelere katılırdı. Çocuklar dere kenarında oynar, suyun içinde küçük değirmenler kurmaya çalışır, büyüklerin yaptığı işi oyunlarında taklit ederdi.

Kadınlar un çuvallarını hazırlarken evlerin hâlini konuşur, yaklaşan düğünleri, doğumları, hastaları ve askerden gelecek evlatları sorardı. Erkekler tarlaların durumunu değerlendirir, yağmurun ne zaman yağacağını tahmin etmeye çalışır, o yılın buğdayını, arpasını, mısırını konuşurdu.

Bazen sözü edilen konu yalnızca köy değildi.

Komşu köylerden gelenler olurdu.

Onlardan yeni haberler öğrenilirdi.

Hangi köyde düğün var…

Hangi köyde harman başlamış…

Kim askerden dönmüş…

Kim evlenmiş…

Kim hastalanmış…

Gazete her eve girmezdi.

Radyo her evde bulunmazdı.

Telefon ise hayal bile değildi.

Ama bütün haberler bir şekilde değirmene ulaşır, oradan da köylere dağılırdı.

Bu yüzden su değirmenleri yalnızca un değil, haber de öğütürdü.

Ben çocukken büyüklerin konuşmalarını sessizce dinlemeyi çok severdim. Anlatılanların çoğunu tam anlayamazdım ama insanların birbirini dinlerken gösterdiği saygıyı, söz kesmeden konuşmalarını ve fikir alışverişini hayranlıkla izlerdim.

Kimse sesini yükseltmezdi.

Kimse kimseyi küçümsemezdi.

Çünkü herkes bilirdi ki, hayat insana her gün yeni bir şey öğretir.

Değirmende yalnızca konuşulmazdı.

Türküler de söylenirdi.

Bazen birinin mırıldanmaya başladığı türkü, kısa sürede değirmenin taşlarına, suyun sesine ve insanların yüreğine karışırdı. O anlarda değirmen taşı sanki biraz daha ahenkli döner, dere biraz daha coşkulu akardı.

Suyun şırıltısı…

Taşların uğultusu…

Türkülerin ezgisi…

İnsan sesleri…

Hepsi birbirine karışır, tabiatın kurduğu o büyük orkestranın bir parçası olurdu.

Bugün düşündüğümde, o değirmenlerde yalnızca buğday öğütülmüyordu.

İnsanlar birbirini tanıyor, birbirine güveniyor, sevinçlerini ve acılarını paylaşarak çoğaltıyordu.

Belki de bu yüzden hiçbirimiz kendimizi yalnız hissetmiyorduk.

Çünkü köyün yolu değirmene çıkıyor, değirmenin yolu da insanın gönlüne ulaşıyordu.

Bugün modern hayat bize hız kazandırdı.

Ama o günlerin en büyük zenginliği olan birlikte beklemeyi, birlikte konuşmayı ve birlikte sevinmeyi yavaş yavaş unuttuk.

Oysa su değirmenlerinin önünde geçen birkaç saat, bazen aylarca süren yalnızlığa ilaç olurdu.

Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, değirmen taşlarının arasında yalnızca buğday ezilmiyordu.

Orada insanlar birbirine omuz olmayı öğreniyor, komşuluk güçleniyor, dostluk kök salıyor, bir köyün ortak ruhu sessizce mayalanıyordu.

İşte bu yüzden su değirmenleri, Anadolu’nun yalnızca üretim merkezleri değil; insan yetiştiren, gönül

biriktiren ve toplumu ayakta tutan en güzel mekteplerden biriydi.

İsmail Erdal Emekli Eğitimci

Gelecek Bölüm:

BÖLÜM: 5. SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR;

ÇOCUKLUĞUMUN DEĞİRMENİ