“Erbaa Depremi: Bir Milletin Hafızası ve Geleceği İçin Bir Uyarı”
20 Aralık 1942 günü, Erbaa ve çevresi, tarihin en yıkıcı felaketlerinden birini yaşadı. Saatler 17.50’yi gösterirken, Tokat iline bağlı bu bereketli topraklar, bir anda yerle bir oldu. Depremin üssü Niksar olarak belirlendi, ancak yıkım Erbaa’da, Taşova’da ve çevre köylerde telafisi mümkün olmayan acılara neden oldu. O yıllar, dünyanın en büyük savaşlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortasına denk geliyordu. Bu savaşın gölgesinde, zaten yoksullukla mücadele eden halk, bir de doğanın bu acımasız sınavıyla karşı karşıya kaldı.
Ben bu depremin canlı tanıklarından biri olan annemin anlattıklarını her zaman derin bir hüzün ve ibretle dinledim. O, Tekelüze Köyü’nde, üç çocuğuyla bir başına kalmış bir kadındı. Babam, o günlerde askerlik görevini yerine getiriyordu. Deprem anında, köydeki evlerin tamamına yakını yıkıldı. Sadece Tahir Usta’nın ve Çolak’ın iki evi ayakta kaldı. Köyümüzde 72 kişi hayatını kaybetti. Bahattin ağabeyim, toprak altında kalan beşiğinde neredeyse sonsuz bir uykuya dalmışken, annem ve dayım, sabahın ilk ışıklarıyla beşiği kazıp onu kurtarmayı başardılar. Annem, bu anıyı her anlatışında yeniden yaşar, o günkü korkuyu ve çaresizliği tekrar hissederdi.
Deprem sonrası Erbaa ve çevresindeki yaşam tamamen değişti. Eski Erbaa, yıkıntılar altında kalmıştı ve halk, yeni bir Erbaa kurmak zorunda kaldı. Depremden alınan derslerle, bölgeye bahçe içinde, tek katlı, deprem güvenliğine uygun evler inşa edildi. 1944 yılında Taşova da aynı prensiple inşa edilerek Erbaa’dan ayrıldı. Ancak zamanla, bu dersler unutuldu. İnsanların acıları dindi, felaketin anıları sönükleşti ve yerini rant uğruna yapılan uygunsuz yapılar aldı. Çok katlı betonarme binalar, dar sokaklara sıkıştırılan yerleşim yerleri ve imar aflarıyla deprem riskini artıran yapılar boy gösterdi.
Erbaa depreminden sonra, aynı fay hattında, 1943 Ladik Depremi, 26 Kasım’da, Samsun’un Ladik ilçesi ve çevresinde meydana gelmiş ve büyük bir yıkıma yol açmıştı. Deprem, 7.2 büyüklüğünde gerçekleşmiş, Türkiye’nin tarihindeki en yıkıcı afetlerden biri olarak hafızalara kazınmıştı.
O dönemdeki kayıtlara göre, 2.824 kişi hayatını kaybetmiş, 5.000’den fazla kişi yaralanmıştı. Binlerce bina yerle bir olmuş, özellikle Ladik, Amasya, Tokat ve çevresi ağır hasar görmüştü. Deprem, Ladik Fay hattı üzerinde yüzey kırılmalarına sebep olmuş ve yerleşim alanlarında ciddi arazi deformasyonları görülmüştü.
Deprem sonrası dönem ise oldukça zorlu geçmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayı etkilediği o yıllarda, ülkenin ekonomik ve lojistik sıkıntıları nedeniyle yardım çalışmaları sınırlı kalmıştı. Ancak Türk Kızılayı ve devlet imkânları ölçüsünde afetzedelere ulaşmaya çalışmıştı. Yıkılan yapıların yerine daha dayanıklı binalar yapılmaya başlanmıştı.
Bu felaket, 1939 Erzincan Depremi’nden sonra Türkiye’nin bir kez daha deprem gerçeğiyle yüzleşmesine neden olmuştu. Ladik Depremi, bölgedeki fay hatlarının ne kadar aktif ve tehlikeli olduğunu acı bir şekilde hatırlatmıştı. O dönemin insanlarının yaşadığı korku, kayıplar ve yeniden ayağa kalkma çabaları, hâlâ hafızalardan silinmedi.
Bugün, bu durum yalnızca Erbaa’nın değil, tüm Türkiye’nin bir gerçeği haline geldi. 06 Şubat 2023 yılında Güneydoğu Anadolu’da yaşanan ve 50 binden fazla insanın hayatını kaybettiği deprem felaketi, unuttuğumuz dersleri acı bir şekilde yeniden hatırlattı. Aynı tehlikenin bizim bölgemizde de yaşanabileceği, bilim insanlarının uyarılarıyla ortadadır. Depremin bir doğa olayı olduğunu kabul etmek zorundayız; ancak bu felaketi bir kader olarak görmek, insan eliyle alınabilecek önlemleri ihmal etmektir.
Deprem gerçeğiyle yüzleşmek, kadercilikten uzaklaşıp bilimsel bir yaklaşımla hareket etmeyi gerektirir. Geçmişte, bahçe içinde tek katlı evlerin güvenli olduğu bilinciyle yapılan planlama, bugünkü teknoloji ve bilgi birikimiyle daha da ileriye taşınabilir. Ancak bunun için kararlı bir duruş, etkili bir denetim mekanizması ve halkın bilinçlendirilmesi gereklidir. İmar affı adı altında uygun olmayan yapıların yasallaştırılması, toplu ölüm fermanlarından başka bir şey değildir. Şehirlerin planlanmasında açık alanların, deprem esnasında toplanma yerlerinin oluşturulması zorunlu hale getirilmelidir. Depreme dayanıklı konutlar inşa edilmediği sürece, sadece insanların değil, bir milletin geleceği de toprak altında kalmaya mahkum olacaktır.
Depremle yaşamak bir zorunluluktur, ancak bunun için bilimsel yöntemlerle hazırlıklı olmayı öğrenmeliyiz. Geçmiş felaketlerden ders alarak, insan hayatını merkeze koyan şehirler inşa etmek mümkündür. Unutmayalım ki, doğal afetler durdurulamaz, ancak bunların sonuçlarını en aza indirmek bizim elimizdedir. Bilimin ışığında, akılcı ve planlı bir şekilde hareket ederek, gelecekteki felaketlerin acılarını hafifletebiliriz.
Deprem, unutulan bir gerçek değil, sürekli hatırlanması gereken bir uyarıdır. Erbaa’nın yaşadığı acılar, Türkiye’nin her köşesi için bir ders niteliğindedir. İnsanların can güvenliği, kısa vadeli ekonomik kazançlardan daha değerlidir. Bu değer bilincine sahip çıkmadığımız sürece, yaşanan her deprem bir kez daha “önlenebilir bir felaket” olarak tarihimize kazınacaktır. Bugünden başlayarak, geleceği inşa etmek için bilim ve akıl yolunda ilerlemeliyiz. Yıkıntılar arasında doğan yeni umutlar, bizim en büyük ilham kaynağımız olmalıdır.
İsmail Erdal 20.12.2024 Muğla










