Atam,

Sana bu mektubu, bir bahar sabahında,

bir öğretmenin yorgun elleriyle yazıyorum.

Yıllar geçti.

Senin Samsun’a çıktığın yaştan da geçtik,

Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerinin saçlarına düşen akları da gördük,

Köy Enstitülerinin kapısına vurulan kilidi de,

çocukların elinden alınan kitabı da,

okul bahçelerine düşen sessizliği de gördük.

Ama şunu da gördük Atam:

Bir milletin yüreğinden seni söküp atamadılar.

Korktular senden.

Hiçbir şeyden korkmadıkları kadar korktular.

Bir kitaptaki isminden,

bir çocuğun defterine çizdiği imzandan,

19 Mayıs sabahı bir öğrencinin dudaklarından dökülen

“Gençliğe Hitabe”den korktular.

Çünkü biliyorlar:

Sen yalnız bir insan değilsin artık.

Bir düşüncesin.

Bir aydınlıksın.

Bir memleketin yeniden ayağa kalkma iradesisin.

Bugün çocuklara,

“Sus” diyorlar Atam.

“Yazma” diyorlar.

“Mektup gönderme.”

“Anıtkabir’e çıkma.”

Oysa sen,

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” istemiştin.

Şimdi okulların duvarlarında senin resmin asılı,

ama bazıları senin sözlerinden korkuyor.

Çünkü senin sözlerin,

karanlığın üzerine tutulan bir lambadır.

Ve karanlık,

ışıktan hep korkar.

Ben bir öğretmenim Atam.

Anadolu’nun köylerini gördüm.

Yoksulluğu gördüm.

Çocukların bir çift ayakkabıya,

bir kitaba,

bir sıcak sobaya hasret büyüdüğünü gördüm.

Ama onların gözlerinde yine de umudu gördüm.

Çünkü bu memlekette,

bir köy çocuğu öğretmen olabilir diye

sen yol açtın.

Bir kız çocuğu okuyabilir,

bir köylü başını kaldırıp söz söyleyebilir diye

sen kapı açtın.

Şimdi o kapıları yeniden kapatmak isteyenler var.

Okulu değil itaat etmeyi,

bilgiyi değil ezberi,

özgürlüğü değil korkuyu büyütmek isteyenler var.

Ama bilsinler:

Bu memlekette hâlâ senin çocukların var.

Bir elinde kalem,

bir elinde bayrak taşıyan çocuklar.

19 Mayıs sabahı,

yağmur da yağsa,

rüzgâr da esse,

Anıtkabir’e yürümekten vazgeçmeyen gençler.

Onlar sana mektup yazacaklar Atam.

Belki bir defter yaprağına,

belki bir telefon ekranına,

belki de yalnızca yüreklerine.

Ama yazacaklar.

Çünkü sen,

bu memlekette yalnız geçmiş değilsin.

Sen geleceksin.

Ve biz,

senin bize bıraktığın Cumhuriyet’e,

bir emanet gibi değil,

bir namus gibi sahip çıkacağız.

Bir gün,

bu ülkenin bütün çocukları,

yeniden özgürce gülecek.

Bir gün,

okullarda yalnızca marşlar değil,

bilim konuşulacak,

san konuşulacak,

eşitlik konuşulacak.

Bir gün,

kimse bir çocuğun Atatürk’e mektup yazmasından korkmayacak.

Ve o gün geldiğinde,

Anıtkabir’in merdivenlerinde,

ellerimizde karanfiller,

gözlerimizde umut,

sana yeniden sesleneceğiz:

“Bak Atam,

Cumhuriyet hâlâ ayakta.

Ve senin gençliğin,

hâlâ nöbette.”

İsmail Erdal

Emekli Eğitimci