Nietzsche’ye atfedilen “Depremin imtihan olduğu doğrudur, ama din imtihanı değil mühendislik imtihanıdır.” sözü, özellikle Türkiye gibi deprem kuşağında yer alan ülkelerde büyük bir anlam taşımaktadır. 2023 yılında yaşanan Kahramanmaraş merkezli büyük depremler ve geçmişteki yıkıcı sarsıntılar, bu sözün ne denli doğru olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Deprem bir doğa olayıdır; kaçınılmaz, öngörülebilir ve tekrarlanabilir bir gerçektir. Ancak bu doğa olayı, insan eliyle büyük bir felakete dönüştüğünde, suçlu ne tabiat ne de ilahi bir imtihandır. Asıl imtihan, bilimin rehberliğinde hareket edebilmek, mühendislik ilkelerine bağlı kalabilmek ve rant uğruna insan hayatını tehlikeye atmaktan kaçınabilmektir.

Türkiye, aktif fay hatları üzerinde yer alan bir ülkedir ve geçmişi yüzyıllara dayanan depremlerle doludur. Ancak her depremde aynı acı senaryoyu yaşamamız, doğanın değil, insanın hatalarından kaynaklanmaktadır. Bilimin ve mühendisliğin sunduğu tüm veriler, depreme dayanıklı binaların nasıl yapılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Buna rağmen, denetimsiz yapılaşma, sahte raporlar, yetersiz malzeme kullanımı ve plansız kentleşme, büyük yıkımların başlıca sebepleridir.

Güneydoğu’daki son büyük depremlerde de bu gerçek kendini bir kez daha göstermiştir. Binlerce bina yerle bir olurken, aynı büyüklükteki depremleri yaşayan Japonya gibi ülkelerde can kaybının çok daha az olması, mühendisliğin önemini açıkça gözler önüne sermektedir. Bizde çöken binalar, depremin değil, yanlış uygulamaların ve denetimsizliğin eseridir.

Türkiye’de geçmişten beri sıkça başvurulan “imar affı” uygulamaları, depremlerin felakete dönüşmesinde en büyük etkenlerden biridir. Kaçak yapılar, mühendislik standartlarına uymayan binalar, sadece bir para karşılığında yasallaştırılmış ve resmiyet kazanmıştır. Oysa ki bu tür düzenlemeler, binlerce insanın hayatını riske atan bir ölüm fermanından başka bir şey değildir.

Deprem bölgelerinde yıkılan binaların çoğunun ya eski ya da imar aflarından yararlanmış yapılar olması, büyük bir ders niteliğindedir. Ancak ülkemizde her felaketin ardından alınan önlemler ya unutulmakta ya da siyasi çıkarlarla göz ardı edilmektedir.

Depreme dayanıklı binaların tasarlanması ve inşası, yalnızca mimar ve mühendislerin omuzlarına yüklenemez. Bilimin ışığında projeler hazırlanabilir, en sağlam bina planları ortaya konulabilir. Ancak bu projelerin hayata geçirilmesi, müteahhitlerin, bina sahiplerinin ve yerel yönetimlerin sorumluluğundadır. Kimi zaman maliyeti düşürmek, daha fazla kâr elde etmek veya denetim mekanizmalarını atlatmak amacıyla projelerde eksiltmeler yapılmakta, ucuz ve dayanıksız malzemeler kullanılmaktadır. Sonuç olarak, mühendislerin tasarladığı sağlam binalar, uygulamada güvenli olmaktan çıkmaktadır. İşte bu yüzden, bina güvenliği sadece bir meslek grubunun değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğundadır.

Eğer gerçekten bu kısır döngüyü kırmak istiyorsak, yapmamız gereken şey, bilime ve mühendisliğe yeniden değer vermektir. Deprem öldürmez; öldüren, ihmal, rant hırsı ve bilimden uzaklaşmadır.

Alınması gereken bazı temel önlemler şunlardır:

 • Deprem haritalarına uygun, mühendislik standartlarına sahip binaların inşa edilmesi,

 • Tüm yapıların sıkı denetimlerden geçirilmesi ve sahte raporların önüne geçilmesi,

 • İmar aflarının tamamen kaldırılması ve kaçak yapıların yasallaştırılmasının engellenmesi,

 • Deprem bilincinin küçük yaşlardan itibaren eğitim sistemine entegre edilmesi,

 • Yerel yönetimlerin ve merkezi otoritenin yapı güvenliğini öncelikli konu olarak ele alması.

Nietzsche’nin bu sözü, yalnızca bir vecize değil, toplumsal bir gerçeğin özeti gibidir. Deprem, insanların değil, yapıların sınandığı bir olaydır. Eğer bu sınavı geçmek istiyorsak, dogmalara değil, bilimsel gerçeklere yönelmeliyiz. Japonya’nın, Şili’nin, Kaliforniya’nın başardığını biz de başarabiliriz. Yeter ki bilime sırtımızı dönmeyelim, mühendisliğin gereklerini yerine getirelim ve insan hayatını her şeyin üstünde tutalım.

Ege Denizi ve Yunan adaları, son günlerde adeta beşik gibi sallanıyor. 600’ün üzerinde hissedilen deprem, bize doğanın uyarısı gibi geliyor. Türkiye, aktif fay hatları üzerinde bulunan bir deprem ülkesi ve özellikle Marmara başta olmak üzere birçok bölgede büyük depremler bekleniyor. Bu gerçeği göz ardı etmeden, bireysel ve toplumsal olarak gerekli önlemleri almak zorundayız. Yapılarımızı depreme dayanıklı hale getirmek, acil durum planlarımızı oluşturmak ve farkındalığımızı artırmak hayati önem taşıyor. Unutmayalım ki deprem değil, tedbirsizlik öldürür.

İsmail Erdal 06.02.2025 Muğla