TOKYO CAMİİ’NDE HİROSHİ İLE YÜRÜRKEN
Japonya gezimde bana rehberlik eden dostum HİROSHİ, sadece bir şehir rehberi değildi; o, gördüğünü anlamaya çalışan, duyduğunu araştıran ve öğrendiğini sorgulayan bir insandı. Tokyo’nun düzenli, sakin ama derin bir disiplin duygusu taşıyan sokaklarında birlikte yürürken bana bir gün şöyle dedi:
“SİZE JAPONYA’DA TÜRKLERİN YENİDEN İNŞA ETTİĞİ BİR CAMİYİ GÖSTERMEK İSTİYORUM.”
Bu davetin ardında sadece mimari bir merak değil, aynı zamanda bir düşünce arayışı vardı. Çünkü Hiroshi, İslamiyet’i ve Müslüman toplumların yaşantısını uzun süredir araştırdığını söylüyordu. Onun bu merakı, Tokyo Camii ziyaretimizi sıradan bir gezi olmaktan çıkarıp bir sorgulama yolculuğuna dönüştürdü.
Tokyo Camii’ni ilk gördüğümde, modern Japon mimarisinin ortasında yükselen OSMANLI TARZI KUBBE VE MİNARE, bana Anadolu’nun uzak bir yankısını hatırlattı. Hiroshi ise bu yapının hikâyesini ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. İLK CAMİNİN 1930’LU YILLARDA JAPONYA’YA GÖÇ EDEN TATAR TÜRKLER TARAFINDAN YAPILDIĞINI, zamanla bu topluluğun dağılması ve yapının yıpranması üzerine caminin yıkıldığını söyledi. Daha sonra TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DEVREYE GİREREK CAMİYİ YENİDEN İNŞA ETTİĞİNİ ve bugünkü yapının bu tarihsel sürekliliğin bir sonucu olduğunu anlattı.
Hiroshi’nin en çok vurguladığı nokta şuydu:
“BU YAPI SADECE BİR İBADET MEKÂNI DEĞİL, AYNI ZAMANDA BİR KÜLTÜR MERKEZİ VE MEDENİYET TEMSİLİDİR.”
Gerçekten de caminin yanında yer alan TÜRK KÜLTÜR MERKEZİ, Japon toplumuna Türk tarihini, sanatını ve yaşam biçimini tanıtan bir alan olarak işlev görüyordu. Bu durum, bir mimari yapının ötesinde kültürel bir köprünün kurulduğunu gösteriyordu.
Ancak Hiroshi’nin ilgisi yalnızca mimariyle sınırlı değildi. Caminin avlusunda yürürken, bana İslamiyet üzerine yaptığı araştırmalardan söz etti. Sözleri sakindi ama düşündürücüydü:
“İSLAMİYET’İN METİNLERİNİ OKUDUM. ORADA YAZAN İLE MÜSLÜMAN TOPLUMLARIN YAŞANTISI ARASINDA BÜYÜK FARKLAR GÖRDÜM.”
Bu tespit, bir eleştiriden çok bir gözlemdi. Ona göre dinin ilk ortaya çıktığı dönemdeki sade ve bütüncül anlayış, zaman içinde MEZHEPLER VE TARİKATLAR ARASINDA BÖLÜNMELERE YOL AÇMIŞTI. Aynı inanca sahip olduklarını söyleyen toplulukların birbirine kuşkuyla bakması, hatta zaman zaman düşmanlık geliştirmesi, Hiroshi’yi şaşırtıyordu.
“BAZI TARİKATLARIN KENDİLERİ GİBİ DÜŞÜNMEYENLERİ AYNI DİNDEN SAYMAMASI BANA ÇOK ÇELİŞKİLİ GELİYOR,” dedi. Bu sözler, onun dışarıdan ama derinlikli bir bakışla yaptığı değerlendirmelerin göstergesiydi.
Hiroshi’ye göre bir başka çelişki de, insanların bu dünyadaki hayatlarını ihmal ederek sürekli ÖBÜR DÜNYAYA HAZIRLIK ANLAYIŞIYLA YAŞAMASIYDI. Ona göre bu yaklaşım, yaşanan dünyayı güzelleştirmek yerine zaman zaman zorlaştırıyordu.
“İNSANLAR BU DÜNYAYI DAHA YAŞANILIR HALE GETİRMEK YERİNE, SADECE ÖTEKİ DÜNYAYA ODAKLANIRSA, BU DÜNYA BAZEN BİR CEHENNEME DÖNÜŞEBİLİR,” dedi.
Bu sözler, sert bir eleştiriden çok bir sosyolojik gözlemdi. Japon toplumunun dinle kurduğu mesafeli ama saygılı ilişki, Hiroshi’nin düşüncelerini şekillendirmişti. Japonlar için din, kamusal kimlikten çok bireysel bir tercihti. Bu nedenle Müslüman topluluklara karşı düşmanca bir tutum yoktu; ancak yaşantılarını gözlemlediklerinde TEMKİNLİ VE KUŞKULU BİR YAKLAŞIM geliştirebildiklerini söyledi.
“BİZ JAPONLAR HOŞGÖRÜYLE BAKMAYA ÇALIŞIRIZ. AMA GÖRDÜĞÜMÜZ YAŞAM TARZLARI NEDENİYLE BUNU DAHA ÇOK BİR GÖÇMEN DİNİ OLARAK ALGILIYORUZ,” dedi.
Bu sözler, Japon toplumunun genel yaklaşımını yansıtıyordu:
Saygı var, merak var; fakat aynı zamanda mesafe ve gözlem de var.
Tokyo Camii’nin içindeki estetik ve huzur, Hiroshi’nin düşüncelerindeki sorgulama ile birleşince, bu ziyaret benim için çok katmanlı bir deneyime dönüştü. Bu yapı, bir yandan TÜRK DÜNYASININ KÜLTÜREL DAYANIŞMASINI, diğer yandan farklı toplumların inançlara nasıl baktığını anlamamı sağladı.
Cami çıkışında Hiroshi bana şunu söyledi:
“BİR MEDENİYETİN GÜCÜ, SADECE GEÇMİŞİNİ KORUMAKTA DEĞİL; AYNI ZAMANDA BUGÜNÜ ANLAMAKTA VE GELECEĞE AÇIK OLMAKTADIR.”
Bu sözler, Tokyo Camii ziyaretimizin en özlü özeti gibiydi. Çünkü bu gezi, yalnızca bir mimari yapıyı görmek değil; inanç, kültür ve toplum ilişkilerini yeniden düşünmek demekti.
Güneşin doğduğu bu ülkede, bir Japon dostun merakı ve sorgulayıcı bakışı sayesinde kendi medeniyetimin izlerini farklı bir perspektiften görme fırsatı buldum. Ve bir kez daha anladım ki:
GERÇEK DİYALOG, FARKLI KÜLTÜRLERİN BİRBİRİNİ ANLAMAYA ÇALIŞTIĞI NOKTADA BAŞLAR.
İsmail Erdal 10.09.2012 Tokyo






