Annemin adı Havva, Sekiz evladın anasıydı.

Biri küçük yaşta vefat etti, yedisini yokluk içinde büyüttü.

Ne kimseden destek aldı, ne şikâyet etti.

Ama kendi hayatı hiç refah görmedi.

Çünkü o “kadın” değil, hep “ana” olarak yaşadı.

Bizleri yaşatmak için kendinden vazgeçti.

Bugün anlıyorum ki:

Kadını sadece “anne” olarak tanımak, onun insanlığını görmemektir.

Toplumu doğuran da, yön veren de kadındır.

Çocuğa dili, kültürü, ahlakı öğreten anadır.

Ama bu topraklarda kadın hâlâ ikinci plandadır.

Örf, töre, kıskançlık diyerek susturulur.

Kimi zaman şiddetle, kimi zaman sessizlikle yok sayılır.

Aslında annelere özel günler yeni bir düşünce değildir.

Antik Yunan’da Rhea, Roma’da Kybele gibi ana tanrıçalar adına festivaller düzenlenirdi.

Hristiyanlıkta “Mothering Sunday” olarak anılırdı.

Modern anlamda Anneler Günü, 1905’te annesini kaybeden Amerikalı Anna Jarvis’in girişimiyle doğdu.

ABD’de 1914’te resmiyet kazandı.

Türkiye’de ise 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği’nin önerisiyle,

Mayıs ayının ikinci Pazar günü Anneler Günü olarak kabul edildi.

Amaç neydi?

Kadını yalnızca doğuran değil,

aynı zamanda toplumun temel taşı olarak tanımak.

Oysa bugün geldiğimiz noktada;

kadın hâlâ hayatta kalmak için mücadele etmek zorunda.

İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasıyla,

kadının canı korumasız, sesi yankısız kaldı.

Kadın cinayetleri arttı, adalet yerini bulmadı.

Oysa kadının hak araması değil,

hak sahibi olduğunu hatırlatması gerekiyor.

Kadını yalnızca çiçekle kutlayan bir toplum,

özgürlüğünü elinden alırken alkış tutuyorsa,

orada adalet, eşitlik ve insanlık eksiktir.

Bugün Anneler Günü.

Ama ben sadece annemi anmıyorum.

Aynı zamanda onun gibi yok sayılan, susturulan, emeği görünmeyen tüm kadınları selamlıyorum.

Unutmayalım:

Kadını yücelten toplum büyür,

Kadını ezen toplum çöker.

İsmail Erdal  Mayıs Muğla