KAVAL SESİ SUSMASIN… ÇOBANLIK SADECE BİR İŞ DEĞİL, BİR MEDENİYETTİR
Bir kaval sesi bazen bir ömrün en derin hatırasını uyandırır.
Hayatım boyunca birçok meslek insanını tanıdım. Öğretmenler, işçiler, memurlar, çiftçiler, sanayiciler, sanatçılar…
Ama beni hayata hazırlayan ilk öğretmenlerin biri doğa, diğeri ise çobanlıktı.
Bizim evden manda, yani bizim deyimimizle kömüş, hiç eksik olmadı. Kış aylarında Taşova ilçe merkezinde ilkokula giderdim. Yaz tatili gelir gelmez kendimizi Tekelüze (Gürsu) köyünde, yaylalarda bulurduk. Gün doğmadan hayvanları önümüze katar, meraların yolunu tutardık.
Öğle vakti olduğunda herkes heybesindeki azığını çıkarır, ortaya koyardı. Birimizin peyniri, diğerimizin çökeleği, ötekinin soğanı, domatesi… Aynı ekmeği bölüşür, aynı sudan içer, aynı gökyüzünün altında kardeşçe doyardık.
Hava serin olduğunda küçük bir ateş yakar, ekmeklerimizi közde ısıtırdık. O ekmeğin tadını bugün dünyanın en pahalı sofralarında bulamadım.
Hayvanlarımızı Gürleyik Çayırı’nda otlatırdık. Karşı yamaçlardan, Akkaya taraflarından gelen koyun çobanı Ahmet Gökrem’in kaval sesi yaylaya yayılırdı. O ses yalnızca bir ezgi değil; çocukluğumuzun, özgürlüğümüzün ve Anadolu’nun sesiydi.
Yağmur başladığında sığınacak yer bulamaz, iliklerimize kadar ıslanırdık. Ama ne biz hayvanlarımızı bırakırdık ne de onlar bizi…
İşte ben CANLIYA SAYGIYI, EMEĞİ VE SORUMLULUĞU o yaylalarda öğrendim.
Hayvanların da bir dili olduğunu ilk kez orada fark ettim. Sevildiğini bilir, kendisine emek vereni tanır, sesini duyunca güvenle peşinden gelirdi. İnsanla hayvan arasındaki dostluğun ne demek olduğunu bana hiçbir kitap değil, o dağlar öğretti.
Bugün yetmiş dokuz yılı aşan ömrüme dönüp baktığımda görüyorum ki;
ÇOBANLIK SADECE HAYVAN GÜTMEK DEĞİL, İNSANI YETİŞTİREN BİR HAYAT OKULUDUR.
Ne yazık ki bugün bu köklü meslek sessizce yok oluyor.
Eskiden her köyde sürüler vardı. Her yaylada kaval sesi duyulur, çanlar çalar, kuzu melemeleri rüzgâra karışırdı. Kangal köpeklerinin havlaması ve çobanın kavalı Anadolu’nun en güzel ezgilerinden biriydi. Bugün ise meralar boşalıyor, ağılların kapıları kapanıyor, köyler yaşlanıyor.
Gençler üretimin olduğu köylerden ayrılıyor; büyük şehirlerin varoşlarında belirsiz bir geleceğin peşinde koşuyor. Oysa toprağın, hayvanın ve üretimin içinde büyüyen bir genç hem meslek sahibi olur hem de ülkesine değer üretir.
ÇOBANLIK BİR MESLEKTİR. HEM DE İNSANLIK TARİHİNİN EN ESKİ VE EN SAYGIN MESLEKLERİNDEN BİRİDİR.
Bu yazıyı hazırlarken çocukluk arkadaşım, hemşehrim ve değerli ziraatçı dostum Mustafa Coşkun da görüş ve bilgileriyle önemli katkılar sundu. Onun da ifade ettiği gibi hepimizin bildiği bir söz vardır:
“HER ÇOBAN GÜTTÜĞÜ SÜRÜDEN SORUMLUDUR.”
Bu söz, çobanlığın özünü anlatır.
Çoban; koyunun, keçinin, karasığırın, mandanın ve kazın yalnızca peşinden yürüyen kişi değildir. O, sürüsünü meralarda otlatarak besleyen, ailesinin geçimini sağlayan üreticidir. Eti, sütü, yünü ve yavrusuyla ülke ekonomisine katkı sağlayan hayvancılığın görünmeyen kahramanıdır.
Ancak görevi bununla da bitmez.
ÇOBAN AYNI ZAMANDA BİR KORUYUCU VE BİR GÖZLEMCİDİR.
Sürüsünü kurt, çakal ve diğer yabani hayvanlardan korur.
Yağmurdan, tipiden, kavurucu sıcaktan ve her türlü doğal tehlikeden hayvanlarını güvenle çıkarır.
Gebe hayvanların doğumuna yardım eder.
Hastalanan hayvanın ilk belirtilerini fark eder.
Yaralanan hayvana ilk müdahaleyi yapar.
Bu yönüyle çoban, gerektiğinde bir bekçi, gerektiğinde bir sağlık görevlisi, gerektiğinde de sürünün yöneticisidir.
İYİ BİR ÇOBAN AYNI ZAMANDA BİR DOĞA BİLİMCİSİDİR.
Rüzgârın yönüne bakarak yağmuru tahmin eder.
Toprağın kokusundan mevsimin değiştiğini hisseder.
Hangi otun şifa, hangisinin zehir olduğunu bilir.
Nerede temiz su bulunduğunu, hangi meranın dinlendirilmesi gerektiğini hesap eder.
Bütün bu bilgiler kitaplardan önce yaşayarak öğrenilir.
İşte bunun için ÇOBANLIK; BİLGİ, BECERİ, SABIR VE EMEK İSTEYEN ÖNEMLİ BİR TARIMSAL ÜRETİM MESLEĞİDİR.
Anadolu’da Yörük kültürü çobanlık üzerine kurulmuştur.
Göç yolları…
Kıl çadırlar…
Kepenek…
Kangal…
Karakacan…
Kaval…
Bunların hiçbiri yalnızca folklor değildir.
Bunlar binlerce yıllık üretim kültürünün yaşayan parçalarıdır.
Kepenek çobanın evidir.
Kangal sürünün bekçisidir.
Karakacan yükün ortağıdır.
Kaval ise yalnızlığın, sabrın ve özgürlüğün sesidir.
Marmaris’te hemşehrim, Taşova Kuşuf Köyü’nden Yeşilırmak Oteli’nin sahibi Halis Kuzu ile sık sık sohbet ederdik.
Bir gün bana:
“Oteli kapatacağım. Köye döneceğim. Koyun alacağım. Yazları Boğalı Yaylası’na çıkacağım.” demişti.
Bu sözün arkasında para kazanma hesabı değil, çocukluğuna, doğaya ve üretime duyduğu özlem vardı.
Nitekim otelini kapattı. Hazırlıklarını yaptı. Fakat sağlık sorunları nedeniyle bu büyük hayalini gerçekleştiremedi.
Onun bu isteği bana şu gerçeği bir kez daha hatırlattı:
İNSAN NEREYE GİDERSE GİTSİN, RUHU DOĞDUĞU TOPRAĞI UNUTMUYOR.
Bugün köy dernekleri yaz aylarında şenlikler düzenliyor.
Elbette insanlar buluşsun…
Hasret gidersin…
Türküler söylensin…
Ancak bunun yanında çok daha önemli bir görevimiz var.
KÖYLERİ YENİDEN ÜRETEN YERLER HALİNE GETİRMEK.
Dernekler yalnızca eğlence düzenlememeli;
Çobanlığı…
Arıcılığı…
Hayvancılığı…
Yaylacılığı…
Unutulan köy mesleklerini araştırmalı, gençlere tanıtmalı ve yaşatmalıdır.
Çünkü;
ÜRETMEYEN KÖY YAŞAYAMAZ.
Bugün ülkemizde çoban bulunamadığı için yabancı ülkelerden, özellikle Afganistan’dan çoban getiriliyor.
Bu durum yalnızca bir iş gücü açığı değildir.
Bu, kırsal hayatın ve üretim kültürümüzün zayıfladığının en açık göstergesidir.
Yirmi yaşın altındaki çocuklarımızın önemli bir bölümü çobanlığı yaşayarak hiç tanımadı. Çünkü köylerimizde hayvancılık eski canlılığını büyük ölçüde kaybetti.
Oysa bizim en büyük dileğimiz;
KÖYLERİMİZİN YENİDEN ŞENLENMESİ…
MERALARIMIZIN YENİDEN SÜRÜLERLE BULUŞMASI…
YAYLALARIMIZDA KAVAL SESLERİNİN YENİDEN YANKILANMASI…
DOĞAL YAŞAMIN VE ÜRETİM KÜLTÜRÜNÜN YENİDEN CANLANMASIDIR.
Ben çocukluğumun yaylalarını özlüyorum.
Gürleyik Çayırı’nı…
Yağmur altında sırılsıklam oluşumuzu…
Ateşte ısıttığımız ekmekleri…
Ahmet Gökrem’in uzaktan gelen kavalını…
Çünkü bunların hepsi bana bir gerçeği öğretti:
ÇOBANLIK SADECE EKMEK KAZANMAK DEĞİL; İNSANI İNSAN YAPAN DEĞERLERİ YAŞATMAKTIR.
KAVAL SESİ SUSMASIN…
MERALAR BOŞ KALMASIN…
GENÇLER ÜRETİMDEN UZAKLAŞMASIN…
ÇÜNKÜ ÇOBAN VARSA SÜRÜ VARDIR.
SÜRÜ VARSA ÜRETİM VARDIR.
ÜRETİM VARSA KÖY VARDIR.
KÖY VARSA TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ VARDIR.
SON SÖZ
Çobanlık yalnızca geçmişte kalmış bir hatıra değildir.
Doğru politikalarla, meraların korunmasıyla, küçük aile işletmelerinin desteklenmesiyle ve gençlerin üretime yönlendirilmesiyle yeniden ülkemizin kalkınma hamlesinin önemli bir parçası olabilir.
Bugün tarım ve hayvancılık stratejik bir güvenlik meselesidir.
Gıdasını üretemeyen toplumlar bağımsızlıklarını da uzun süre koruyamazlar.
Onun için çobanı küçümseyen değil, emeğini değerli gören bir anlayışa ihtiyacımız var.
Bir zamanlar Anadolu’nun dağlarında yankılanan kaval sesi yalnızca bir ezgi değildi.
O ses; üretimin, alın terinin, paylaşmanın ve doğayla barış içinde yaşamanın sesiydi.
Dilerim ki yeniden;
Yaylalarda sürüler çoğalsın…
Meralar yeşersin…
Çocuklar doğayı ekranlardan değil, yaşayarak öğrensin…
Köyler yeniden üreten, umut veren yaşam alanlarına dönüşsün…
Ve Anadolu’nun dağlarında o tanıdık ezgi bir kez daha yankılansın.
KAVAL SESİ HİÇ SUSMASIN…
ÇÜNKÜ KAVAL SUSARSA, SADECE BİR EZGİ DEĞİL; BİNLERCE YILLIK ÜRETİM KÜLTÜRÜMÜZ DE SESSİZLİĞE GÖMÜLÜR.
İsmail Erdal
İsmail Erdal
20.06.2026 – Muğla






