SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR Bölüm 3

GÜVENİN TARTILDIĞI YER

Değirmenci ve Çinik

Su değirmenini ayakta tutan yalnızca akan su değildi. O çarkları döndüren görünmeyen bir güç daha vardı: Güven.

Köylü, aylar boyunca güneşin altında alın teri dökerek yetiştirdiği buğdayını, arpasını, mısırını ya da çavdarını çuvallara doldurur, omzuna alır ya da hayvanına yükler, hiç tereddüt etmeden değirmenin yolunu tutardı. O çuvalların içinde yalnızca tahıl değil, bir yıllık emek, aile bütçesi ve kış boyunca sofraya gelecek ekmek de vardı.

Buna rağmen kimsenin içinde en küçük bir kuşku olmazdı.

Çünkü değirmencinin kapısından içeri giren insan, malını sadece bir ustaya değil; sözüne güvenilen, doğruluğuyla tanınan bir emanetçiye teslim ettiğini bilirdi.

Bugün düşündüğümde, bunun ne kadar büyük bir güven olduğunu daha iyi anlıyorum.

O yıllarda ne elektronik tartılar vardı, ne bilgisayar kayıtları, ne fişler, ne faturalar… Bugünkü anlamıyla denetim mekanizmaları da yoktu. Ama bunların hepsinden daha güçlü bir denetim vardı: İnsan vicdanı.

Değirmencinin en büyük sermayesi değirmeni değildi.

En büyük sermayesi, köylünün ona duyduğu güvendi.

Bir değirmenci dürüstlüğünü kaybederse yalnızca müşterisini değil, bütün itibarını kaybederdi. Köyde güven bir kez sarsıldı mı, onu yeniden kazanmak neredeyse imkânsızdı. Bu yüzden değirmenciler, öğüttükleri tahıldan çok, isimlerini korumaya özen gösterirdi.

İşte bu güven düzeninin en güzel örneklerinden biri de çinik geleneğiydi.

Çinik, Anadolu’da yüzyıllar boyunca kullanılan geleneksel bir tahıl ölçüsüydü. Bölgelere göre miktarı değişse de, su değirmenlerinde ayrı bir anlam taşırdı. Çünkü çinik, sadece bir ölçü birimi değil; emeğin karşılığını belirleyen sessiz bir anlaşmaydı.

Değirmenci yaptığı işin ücretini para olarak istemezdi.

Öğüttüğü tahılın içinden belirli bir miktar, “hak çiniği” olarak ayrılırdı.

Bu payı herkes bilir, herkes kabul ederdi.

Ne pazarlık yapılırdı…

Ne tartışma yaşanırdı…

Ne de “Acaba fazla mı aldı?” diye bir kuşku duyulurdu.

Çünkü o pay, alın terinin helal karşılığıydı.

Halk arasında buna “değirmenci hakkı” denirdi.

Aslında bu gelenek, Anadolu insanının adalet anlayışını da gösterirdi. Emek veren hakkını alır, ürününü getiren de gönül rahatlığıyla evine dönerdi. Taraflardan hiçbiri kendisini mağdur hissetmezdi. Çünkü bu düzeni ayakta tutan şey kanunlardan önce vicdan, yönetmeliklerden önce ahlaktı.

Çocukluğumda büyüklerimizin söylediği bir söz hâlâ kulaklarımda çınlar:

“Değirmene tahıl gider, eve bereket gelir.”

Gerçekten de öyleydi.

Kimse evine döndüğünde çuvalını yeniden açıp unu eksik mi diye kontrol etmezdi. Kimsenin aklına “Acaba benim buğdayımdan başkasına karıştı mı?” sorusu gelmezdi. Çünkü değirmencinin sözü, çoğu zaman teraziden daha ağırdı.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, su değirmenlerinde yalnızca buğday öğütülmüyordu.

Orada güven de öğütülüyor, dürüstlük de yoğruluyor, insanlar birbirine olan inançlarını da her gün yeniden pekiştiriyordu.

Belki bugün elimizde daha hassas teraziler, daha gelişmiş makineler ve daha ayrıntılı kayıt sistemleri var.

Ama o günlerin en büyük zenginliği ne teknoloji ne de paraydı.

O günlerin gerçek zenginliği, insanların birbirlerinin gözünün içine bakarak alışveriş yapabilmesi, el sıkışmanın imzadan daha değerli sayılması ve verilen sözün senet yerine geçmesiydi.

İşte su değirmenleri, bana yalnızca ekmeğin nasıl yapıldığını öğretmedi.

İnsanın güvenilir olmasının, helal kazancın ve dürüst yaşamanın ne kadar büyük bir servet olduğunu da öğretti.

Belki de bugün en çok özlediğimiz şey, değirmen taşlarının sesi değil…

O taşların arasında büyüyen güven duygusudur.

İsmail Erdal Emekli Eğitimci

Gelecek bölüm: BÖLÜM: 4

SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR;

DEĞİRMENDE BİR GÜN