Türk Töresinde Kadın Özgürdür!
Bizim Yanımızda Yürür!”
İsmail Erdal ın kaleminden;
Tarihte milletler birbirinden etkilenmiştir; bu olağandır. Fakat kendi öz kültürünü küçümseyip başka bir milletin örf ve adetlerini baş tacı etmek, hele ki bu uğurda kendi değerlerini unutturmak akılla açıklanacak bir durum değildir. Biz Türklerin, binlerce yıllık köklü ve üstün bir kültürümüz varken Arap örfünü kutsar gibi benimsememiz, kadın-erkek düzenimizi onların dar kalıplarıyla şekillendirmemiz bana hep büyük bir yanlış olarak görünmüştür. Bizim kültürümüzde kadınla erkek yan yanadır. Kadın erkeğin arkasında değil, omuz omuzadır.
Destanlarımız bunu açıkça gösterir. Dede Korkut Kitabı’nda Banu Çiçek, yalnızca sevilen değil, at binen, ok atan, savaşta söz sahibi bir kadındır. Oğuz beyleri, eşlerini yalnızca evin içinde değil, kararların da ortasında görmüştür. Tarih sahnesinde Tomris Hatun gibi bir hükümdar, Pers ordularını dize getirmiştir. Selçuklu’da Terken Hatun, devlet işlerinde söz hakkına sahip olmuş; Osmanlı’da Kösem Sultan, devletin kaderine etki etmiştir. Cumhuriyet’te ise Kara Fatma, Nene Hatun, Halide Edip, Sabiha Gökçen gibi kadınlar bir milletin bağımsızlığına damga vurmuştur. Bunlar tesadüf değildir; Türk kültürünün kadına verdiği değerin, onun hayatın ortağı olduğunun açık belgeleridir.
Oysa Arap kültürü bambaşka bir çizgi izlemiştir. Arap yarımadasında kabile düzeni içinde kadın, çoğu zaman erkeğin vesayeti altına alınmış, mirastan yarım pay almış, çok eşliliğin gölgesinde yaşamıştır. Yüzünü kapatan kara çarşaf, peçe ve kamusal alanda görünmez kılınma anlayışı Arap örfünün bir sonucudur. İslam dini kutsaldır, ama Arap örfü din değildir. Ne yazık ki tarih boyunca bu ikisi birbirine karıştırılmış, Arap örfü “dinin değişmez hükmü” gibi sunulmuştur. İşte asıl tehlike de buradadır.
Türkler İslamiyet’i kabul ettiğinde kendi töresini onunla kaynaştırmış, Anadolu’da tasavvufla yumuşatmış, Mevlânâ’yla, Yunus Emre’yle insan merkezli bir yorum ortaya koymuştur. Ancak özellikle medreselerde Arapça fıkıh anlayışı hâkim olmuş, Osmanlı’da kadın hakları daraltılmıştır. Cumhuriyet Devrimleri işte bu zinciri kırmıştır. 1926 Medenî Kanunu ile kadın ve erkek hukuk önünde eşit kılınmış, tek eşlilik getirilmiş, boşanma ve miras hakkı eşitlenmiştir. 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, Türk kadını Batı’daki hemcinslerinden önce siyasal hayata katılmıştır. Atatürk, “Dünyada hiçbir milletin kadını ben Anadolu kadını kadar çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim diyemez” diyerek Türk kadınının yerini bizzat ortaya koymuştur.
Bugün bazı çevrelerde yeniden Arap özentiliği hortlatılmaya çalışılıyor. Kara çarşafla, Arapça sözcüklerle, çok eşlilik özlemleriyle, kadınların eğitimden uzak tutulmasıyla Türk’ün kendi mayası gölgelenmek isteniyor. Oysa bizim mayamız farklıdır. Bizde Umay Ana’nın şefkati vardır, kadın soyun koruyucusudur. Bizde oba, kadının sesi olmadan ayakta duramaz. Bizde Cumhuriyet’in verdiği eşit yurttaşlık vardır. Türk’ün özü, kadın ve erkeğin yan yana yürümesindedir.
Benim için mesele nettir: Biz Arap kültürüyle aynı değiliz. Onlar için doğru olan bize uygun olmayabilir. Bir milletin kültürünü hevesle kopyalamak, kendi öz değerlerini yok etmektir. Arap örfüne sarılmak, Türk’ün tarihsel özgürlük damarını kesmek demektir. Hevesler boştur; kalıcı olan kendi öz mayandır.
Ben gölge değilim, gölgeye de razı değilim. Ben ışığın kendisini isterim. Kadınıyla erkeğiyle özgür, eşit ve üretken bir toplum isterim. Türk milleti asırlardır bu mayayı taşımaktadır. Bu mayayı unutan, kendi geleceğini unutur. Benim yolum bellidir: Yan yana yürüyen kadın ve erkekle, eşit yurttaşlıkla, çağdaş ve güçlü bir Türkiye’dir.
“Türk kültüründe kadın erkeğin eşit ortağıdır. Yan yana yürür, üretir, söz söyler. Arap örfü ise vesayet zinciridir. Bizim yolumuz özgürlük, eşitlik ve Cumhuriyet’in ışığıdır.”
İsmail Erdal Emekli Eğitimci Muğla







