KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞ GÜNÜNDE: NEDEN HÂLÂ ONLARDAN KORKUYORLAR?
17 Nisan…
Bugün, Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü.
Benim için bu tarih, yalnızca geçmişte açılmış birkaç okulun yıldönümü değildir. Bu tarih, Anadolu’nun en yoksul çocuğuna, en uzak köyüne, en unutulmuş insanına uzatılan bir elin; “Sen de insansın, sen de okuyabilir, düşünebilir, üretebilir, değiştirebilirsin” diyen büyük bir umudun doğduğu gündür.
Ben Köy Enstitüsünde okumadım. Ama daha önce Köy Enstitüsü olan Ladik İlköğretmen Okulunda okudum. Okulumuzdaki bazı öğretmenlerimiz o büyük geleneğin içinden geliyordu. Kimya öğretmenimiz Arif Şendil ve eşi, tarım öğretmenimiz Niyazi Bey, bize yalnızca ders anlatmadılar. Bize insanı sevmeyi, emeğe saygıyı, üretmenin onurunu, köye ve köylüye tepeden bakmamayı öğrettiler. Ben, Köy Enstitülerini kitaplardan önce onların bakışında, konuşmasında, öğrencisine yaklaşımında tanıdım.
O yıllarda öğretmen, yalnızca maaşını alıp sınıfa giren kişi değildi. Öğretmen köyün ışığıydı. Yol gösterendi. Köyde bir çocuk okutulacaksa, bir hastaya yardım edilecekse, bir tarla daha verimli hale getirilecekse, bir kız çocuğu okula gönderilecekse, çoğu zaman öncülüğü öğretmen yapardı.
KÖY ENSTİTÜLERİ, KÖY ÇOCUĞUNA “KADERİNE RAZI OLMA” DİYEN DÜZENE KARŞI KURULMUŞTU.
O okullarda çocuklar yalnızca okuma yazma öğrenmiyordu. Toprağı işlemeyi, ağaç dikmeyi, saz çalmayı, kitap okumayı, düşünmeyi, tartışmayı, soru sormayı öğreniyordu. En önemlisi de, “Ben de bu ülkenin eşit yurttaşıyım” demeyi öğreniyordu.
İşte korku burada başladı.
Çünkü yüzyıllardır köyde düzen belliydi. Ağa konuşur, köylü dinlerdi. Muhtar, imam, eşraf ne derse o olurdu. Köylü hakkını bilmez, devlet karşısında kendisini güçsüz hissederdi. Köy Enstitülerinden gelen öğretmen ise bu düzeni bozuyordu. Köylüye hakkını anlatıyor, çocuğunu okutmasını söylüyor, kadınların da insan olduğunu, kız çocuklarının da okuyabileceğini anlatıyordu.
KÖYDE İLK KEZ AĞANIN KARŞISINA BİLGİ ÇIKIYORDU.
Bu nedenle Köy Enstitülerini kapatan yalnızca bir parti, bir hükümet, bir siyasetçi değildir. Asıl kapatan, halkın bilinçlenmesinden korkan zihniyettir. Dün buna “komünistlik” dediler. Çünkü o yıllarda bir insanı susturmanın en kolay yolu ona “komünist” damgası vurmaktı. Oysa Köy Enstitülerinde okuyan çocukların büyük bölümü komünizmin ne olduğunu bile bilmezdi. Onlar yalnızca çalışmayı, üretmeyi, düşünmeyi öğreniyorlardı.
Bugün üzerinden seksen yıldan fazla zaman geçti. Ama ben aynı zihniyetin hâlâ yaşadığını görüyorum.
Bugün de düşünen, sorgulayan, itiraz eden insan istenmiyor. Bugün de ezberleyen, itaat eden, korkan, susan nesiller isteniyor. Eğitimden bilimi, sanatı, üretimi uzaklaştıran anlayış ile Köy Enstitülerinden korkan anlayış aynı kökten beslenmektedir.
Bunun acı sonucunu bugün okullarımızda yaşıyoruz.
Ben bir emekli eğitimci olarak son günlerde Urfa’da ve Maraş’ta yaşanan okul saldırılarına yalnızca bir “asayiş olayı” gibi bakamıyorum. Çünkü okul dediğimiz yer, toplumun kendisini yeniden ürettiği yerdir. Eğer çocukların, öğretmenlerin ve velilerin gözünde okul artık güvenli değilse, yalnızca okul değil, toplumun geleceğe olan inancı sarsılıyor demektir.
Şanlıurfa’da yaşanan saldırıda bir okulun kapısından silah girdi. Maraş’ta bir öğretmenin okul içinde uğradığı saldırı hepimizi sarstı. Bir çocuğun defteri yarım kaldı. Bir öğretmenin eli titredi. Bir annenin yüreği parçalandı.
Sonra yine ekranlara çıktılar. Yine aynı şeyi söylediler:
“Okullara daha fazla güvenlik görevlisi koyalım.”
“Her yere kamera takalım.”
“Olmadı, emekli uzman çavuşları okullarda görevlendirelim.”
Ben buna itiraz ediyorum.
ŞİDDETİ KAPIYA GÜVENLİK GÖREVLİSİ KOYARAK DEĞİL, TOPLUMU DEĞİŞTİREREK ÖNLERİZ.
Çünkü şiddet okula kapıdan girmiyor. Şiddet, toplumun içinden geliyor.
Evinde silahın normal görüldüğü, televizyonlarda şiddetin özendirildiği, siyasette bağıranın haklı sayıldığı, öğretmenin değersizleştirildiği, çocuğun yalnız bırakıldığı bir toplumda; okulun kapısına kaç görevli koyarsanız koyun, sorunu çözemezsiniz.
Bugün çocuklarımız, yarışın ve yalnızlığın içinde büyüyor. Sınav kazanmak için yaşayan, birbirini rakip gören, başarısız olursa değersiz hisseden bir kuşak yetiştiriyoruz. Oysa Köy Enstitülerinde çocuklar imeceyi öğrenirdi. Birbirine rakip olmayı değil, birlikte üretmeyi öğrenirdi.
KÖY ENSTİTÜLERİNDE BİR ÇOCUK YALNIZCA DERS GÖRMEZDİ; BİR TOPLULUĞUN PARÇASI OLMAYI ÖĞRENİRDİ.
Bugün ise okullarımızda çocuklar kalabalıkların içinde yalnız bırakılıyor. Rehber öğretmen yetersiz, psikolojik destek yetersiz, öğretmen mutsuz, veli çaresiz. Öğretmenler ağır ekonomik sorunlarla, değersizlik duygusuyla, baskıyla ve tükenmişlikle baş başa bırakılıyor.
Ben yıllarca Anadolu’nun birçok yerinde görev yaptım. Amasya’da, Samsun’da, Urfa’da, Gümüşhane’de, Trabzon’da, Muğla’da… Şunu gördüm: Çocukların büyük çoğunluğu kötü değildir. Her çocuğun içinde bir ışık vardır. Ama o ışığı görecek, elinden tutacak, yüreğine dokunacak öğretmenler azalırsa; çocuk yalnız kalır.
Köy Enstitüsü mezunu İbrahim Belek’in anlattığı bir anı hâlâ aklımdadır. Bir köy okuluna gider. Okulun duvarına bir yazı asılacaktır. Öğretmenlerden yardım eden olmaz. Ama ortaokul çağındaki çocuklar koşup gelir. Kimi merdiveni tutar, kimi kabloyu taşır, kimi tornavida getirir. Hep birlikte işi bitirirler. Sonra öğretmenler odasında bazı öğretmenlerin o çocuklar için “Bunlardan adam olmaz” dediğini duyar.
İbrahim Belek’in cevabı çok anlamlıdır:
“BU ÇOCUKLAR KÖY ENSTİTÜLERİNDE ÖĞRENCİ OLURLARDI. AMA BUGÜN ONLARI YETİŞTİRECEK BİR TONGUÇ BULAMAYIZ.”
Bence bugün eğitimimizin en büyük sorunu budur.
Sorun çocuklarda değildir.
Sorun, onların içindeki cevheri görecek eğitim anlayışının kaybolmuş olmasıdır.
Bugün köy okulları kapalıdır. Taşımalı eğitimle çocuklar sabahın karanlığında servislerle kilometrelerce uzağa taşınmaktadır. Oysa köy okulu yalnızca ders yapılan bir bina değildi. Köyün kalbiydi. Bayram orada kutlanırdı. Tiyatro orada yapılırdı. Köylü orada toplanırdı. Öğretmen, köyün derdiyle ilgilenirdi.
KÖYLERDE OKUL KALDI AMA RUHU KALMADI.
Bugün yüz binlerce öğretmen atama bekliyor. Ama köylerde öğretmen yok. Köylerde sağlık görevlisi yok. Rehber yok. Gençler köyden gitmiş. Geriye yalnızca boşalan evler ve sessizlik kalmış.
Ben soruyorum:
Madem bu kadar öğretmenimiz var, neden yeniden bir eğitim seferberliği başlatmıyoruz?
Neden her köye bir öğretmen, bir sağlık görevlisi, bir rehber göndermiyoruz?
Neden köyde kalan iki çocuğu bile kaderine terk ediyoruz?
Çünkü Köy Enstitülerini kapatan anlayış hâlâ sürüyor.
KÖYLÜ FAZLA DÜŞÜNMESİN.
FAZLA SORGULAMASIN.
FAZLA İSTEMESİN.
Ama ben buna inanmıyorum.
Ben, bu ülkenin yeniden ayağa kalkmasının yolunun eğitimden geçtiğine inanıyorum. Köy Enstitülerini birebir aynı biçimde yeniden açmak belki mümkün değildir. Ama onların ruhunu yeniden yaşatmak mümkündür.
Çocukların üreterek öğrendiği…
Öğretmenin yeniden saygı gördüğü…
Sanatın, müziğin, bilimin, tarımın bir arada olduğu…
Köydeki çocuğun da şehirdeki çocuk kadar değerli sayıldığı…
Sorgulayan, düşünen, üreten nesiller yetiştiren bir eğitim anlayışı yeniden kurulabilir.
Bugün, Köy Enstitülerinin kuruluş gününde, onları yalnızca nostalji olsun diye anmak yetmez.
Eğer gerçekten saygı duyuyorsak, onların neden kapatıldığını da, bugün neden hâlâ aynı korkuların sürdüğünü de görmek zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca geçmiş değildir.
Mesele, bu ülkenin yarınıdır.
Ve ben, bir emekli eğitimci olarak, bütün yaşadıklarıma rağmen hâlâ umutluyum.
Çünkü bu ülkenin çocuklarının gözlerinde, Köy Enstitülerinin o eski ışığını hâlâ görüyorum.
Yeter ki o ışığın üstünü korkuyla, baskıyla, suskunlukla örtmeyelim.
İSMAİL ERDAL
EMEKLİ EĞİTİMCİ – MUĞLA






