“Mezhep Savaşları ve İnsanlık Dramı: Humus’taki Zulüm Üzerine Düşüncelerim”
İnsanlık tarihi boyunca din, insanları birleştiren en güçlü bağlardan biri olmuştur. Ancak ne yazık ki aynı din, yanlış yorumlar ve sapkın ideolojilerle birleştirici gücünü kaybedip, ayrımcılık ve çatışmanın aracı haline getirilmiştir. Bugün, Suriye’nin Humus şehrinde yaşanan mezhep çatışmaları bu trajik gerçeğin acı bir tezahürüdür. Hamdan El Hasibi türbesinin yakılması ve ardından yapılan protesto sırasında masum sivillerin katledilmesi , sadece Suriye halkının değil, tüm insanlığın vicdanını yaralamaktadır.
Selefi çetelerinin “din” adına hareket ettiğini iddia ederek giriştiği bu vahşet, İslam’ın özünden ne kadar uzak olduklarının açık bir göstergesidir. İslam, barışı, adaleti ve merhameti emrederken, bu gruplar tam tersine ölüm ve yıkımı kutsallaştırmaktadır. Hamdan El Hasibi türbesinin yakılması, Suriye’nin tarihi ve dini mirasına yapılmış bir saldırıdır. Bu yalnızca bir türbeyi yok etmekle kalmamış, aynı zamanda bir halkın inancına, tarihine ve varlığına yönelik bir hakaret niteliği taşımaktadır.
Selefîlik, İslam’ın ilk üç neslinin (Selef-i Sâlihîn) inanç ve uygulamalarını doğrudan takip etmeyi amaçlayan bir dini anlayıştır. Bu hareket, İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyim el-Cevziyye’nin görüşleri üzerine şekillenmiştir.
DEAŞ (IŞİD) gibi örgütler, Selefîliğin radikal ve şiddet yanlısı yorumlarını benimseyerek, kendi ideolojilerini meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Bu tür gruplar, Selefîliğin cihat ve tekfir gibi kavramlarını aşırı yorumlayarak, şiddeti dini bir görev olarak görmüşlerdir.
Ancak, Selefîlik tek bir yapıdan ibaret değildir ve farklı eğilimleri içerir. Barışçıl ve davet odaklı Selefî gruplar da bulunmaktadır. Dolayısıyla, Selefîliği bütünüyle DEAŞ gibi örgütlerle özdeşleştirmek doğru değildir. Selefîlik, içinde farklı yorum ve uygulamaları barındıran geniş bir harekettir.
Mezhep savaşları, ülkeleri iç savaşa sürükleyerek yalnızca yıkım ve kaos yaratır. Suriye, bir zamanlar Ortadoğu’nun en renkli ve çeşitli toplumlarından birine ev sahipliği yapıyordu. Farklı mezheplerin ve etnik grupların bir arada yaşadığı bu topraklar, mezhep savaşlarının etkisiyle bir kan gölüne dönüştü. Mezhep savaşları, yalnızca bugünümüzü değil, çocuklarımızın geleceğini de yok etmektedir.
Bu çatışmalarda kendilerini “ılımlı” göstererek uluslararası desteği kazanmaya çalışan gruplar, gerçekte en büyük insanlık suçlarını işlemektedir. Sivilleri hedef alarak, kutsal mekanları yok ederek ve dini değerleri alaya alarak insanlığa meydan okumaktadırlar. Bu grupların asıl amacı; ne din, ne de özgürlük. Tek dertleri, kendi sapkın ideolojilerini dayatarak iktidarı ele geçirmek ve farklı olan her şeyi ortadan kaldırmaktır.
Hz. Ali’nin bu sözü, bugün bizim için bir çağrı niteliğindedir. İnsanlık olarak bu tür zulümleri görmezden gelmek, onları desteklemekle eş değerdir. Hamdan El Hasibi türbesinin yakılması ve masum sivillerin katledilmesi, tüm dünyaya duyurulmalıdır. Zulme sessiz kalan, zulmün ortağı olur. İnsanlık adına bu vahşeti belgelemek ve duyurmak hepimizin borcudur.
Suriye’deki bu mezhep çatışmaları, yalnızca bir ülkenin değil, tüm insanlığın sorunudur. Bu savaşı durdurmak, Suriye halkının barışa ulaşmasını sağlamak ve dini değerlerin istismar edilmesini engellemek için uluslararası bir seferberlik gereklidir. İnsanların mezhepleri, inançları veya etnik kimlikleri üzerinden ayrımcılığa uğramadığı bir dünya inşa etmek için çaba göstermeliyiz.
Bugün Humus’ta yaşananlar, Suriye’nin her köşesinde aynı acının yankılandığını gösteriyor. İnsanlar sadece daha iyi bir yaşam umuduyla evlerini, ailelerini ve tarihlerini terk etmek zorunda kalıyor. Bu insanların sesine kulak vermek, onların acılarına ortak olmak ve bu zulmü durdurmak için mücadele etmek, insanlık adına bir zorunluluktur.
Suriye’deki mezhep savaşlarının yarattığı yıkım, sadece bir ülkenin değil, bir uygarlığın da yok oluşuna zemin hazırlıyor. Din adına hareket ettiğini iddia eden bu gruplar, aslında İslam’ın temel değerlerine en büyük ihaneti etmektedir. İnsanlık, bu vahşeti durdurmak ve mezhep savaşlarının yarattığı yıkımı onarmak için birlik içinde hareket etmelidir. Bugün sesimizi çıkarmazsak, yarın tarih bizi affetmeyecektir.
Unutmayalım ki, zulmün olduğu yerde sessizlik, zulme ortaklıktır. Hamdan El Hasibi türbesinin yıkılması ve masum sivillerin katledilmesi, sadece Suriye’nin değil, insanlığın ayıbıdır. Bu ayıbı durdurmak ve insanlık onurunu yeniden tesis etmek için hepimize büyük bir sorumluluk düşüyor.
Suriye’de yaşanan mezhep çatışmaları ve sivil halka yönelik saldırılar, bölgedeki istikrarı tehdit eden ciddi sorunlardır. Bu bağlamda, Türkiye’nin bu olaylar karşısında nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğini değerlendirmek önem arz etmektedir.
Türkiye, Suriye’deki mezhep çatışmalarının derinleşmesini önlemek amacıyla, mezhep ayrımcılığına karşı net bir duruş sergilemelidir. Bu kapsamda, bölgedeki tüm etnik ve dini grupların haklarını koruyan politikaları desteklemek, barış ve istikrarın tesisi için elzemdir.
Türkiye, Suriye’deki terör örgütlerinin varlığına karşı mücadelesini sürdürmektedir. Bu bağlamda, PKK/YPG gibi yapılarla ilgili endişelerini dile getirmekte ve bu örgütlerin Suriye’deki varlığını kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır.
Suriye’deki farklı gruplar arasında diyalogun teşvik edilmesi ve barışçıl çözüm yollarının bulunması için çaba gösterilmelidir.
Bu noktada, Suriye’nin iç işlerine müdahil olan ülkelerin, bölgedeki hassas dengeleri gözeterek hareket etmeleri gerekmektedir. Özellikle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi girişimlerin, bölgedeki dini ve mezhepsel yapıları hedef alarak yeni hükümetler kurma amacı taşıdığı iddiaları dikkate alındığında, bu tür müdahalelerin bölgedeki istikrarı daha da zedeleyebileceği unutulmamalıdır.
Dolayısıyla, bölgeye yönelik politikaların oluşturulmasında, bölgenin tarihi, kültürel ve dini yapıları göz önünde bulundurulmalı ve dış müdahalelerin olumsuz etkilerinden kaçınılmalıdır.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Suriye’deki mezhep çatışmaları ve sivil halka yönelik saldırılar karşısında dengeli, insan haklarına saygılı ve bölgesel istikrarı önceleyen bir politika izlemesi, hem ulusal güvenliği hem de bölgedeki barışın tesisi açısından büyük önem taşımaktadır.
İsmail Erdal 27.12.2024 Muğla





