SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR Bölüm: 1
DERE KENARINDAKİ SU DEĞİRMENLERİ… SADECE BUĞDAY DEĞİL, HAYAT DA ÖĞÜTÜRLERDİ
Anadolu’nun tarihi yalnızca kalelerde, köprülerde, hanlarda ve camilerde yazılmadı. Bu toprakların gerçek hikâyesi, kimi zaman bir yaylada çobanın kavalında, kimi zaman köy odasında anlatılan bir masalda, kimi zaman da dere kenarında durmadan dönen bir su değirmeninin taşları arasında saklı kaldı. Çünkü Anadolu’yu ayakta tutan sadece büyük eserler değil; alın teriyle yoğrulan emek, paylaşmayı hayatın merkezine koyan insanlar ve tabiatla kurulan eşsiz dostluktu.
İşte su değirmenleri, bu dostluğun en güzel simgelerinden biriydi.
Dağların bağrından doğan berrak sular, kilometrelerce yol alarak derelere kavuşurdu. O sular yalnızca tarlaları sulamaz, bağları bahçeleri yeşertmezdi. Aynı zamanda köylerin ekmeğini, bereketini ve umudunu da taşırdı. Dere kenarlarında kurulan su değirmenleri, suyun tükenmeyen gücünü insan emeğiyle buluşturur; buğdayı una, unu ekmeğe, ekmeği de sofralardaki berekete dönüştürürdü.
Bugün teknoloji sayesinde dakikalar içinde tonlarca buğday işlenebiliyor. Fabrikalar hiç durmadan çalışıyor, makineler insan gücünün yerini alıyor. Fakat bütün bu gelişmelere rağmen çocukluğumuzun ekmeğinde hissettiğimiz o kokuyu, o tadı ve o bereket duygusunu yeniden bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü o günlerin lezzeti yalnızca undan gelmiyordu. O lezzetin içinde sabır vardı, emek vardı, helal lokmanın huzuru vardı.
Ben ne zaman bir derenin kenarında durup akan suyu seyretsem, hafızam beni yıllar öncesine götürüyor. Kulaklarımda suyun hiç bitmeyen şırıltısı, değirmen taşlarının ritmik uğultusu, ahşap çarkların gıcırtısı yeniden canlanıyor. Burnuma odun ateşinde pişen sıcacık çöreğin kokusu geliyor. O an gözlerimi kapattığımda, kendimi yine çocukluğumun geçtiği o eski değirmenin önünde buluyorum.
Çocukluğumun su değirmeni, yalnızca tahıl öğüten bir yer değildi. Orası benim için hayatı tanıdığım, insanları gözlemlediğim, güvenin ne demek olduğunu öğrendiğim ilk mekteplerden biriydi. Daha o yaşlarda farkında değildim belki ama yıllar sonra dönüp baktığımda anladım ki, değirmen taşlarının arasında yalnızca buğday ezilmiyordu. Orada dürüstlük yoğruluyor, paylaşma büyüyor, komşuluk güçleniyor, insanlık olgunlaşıyordu.
Bir derenin sesi duyuluyorsa bilinirdi ki biraz ilerde mutlaka dönen bir değirmen vardır. Değirmenin önünde bekleyen birkaç at ya da öküz arabası, omzunda çuvalıyla sırasını bekleyen köylüler, suyun sesine karışan sohbetler… Bunların her biri köy hayatının vazgeçilmez parçalarıydı.
İnsanlar değirmene yalnızca un yaptırmaya gelmezdi. Orada hasat konuşulur, mevsimler değerlendirilir, askere giden gençlerden haber alınır, düğünler planlanır, hastalar sorulur, ihtiyaç sahipleri konuşulur, bazen de uzun kış gecelerinde söylenecek türkülerin ilk mısraları orada doğardı. Değirmen, köyün sessiz ama en canlı meydanıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, su değirmenleri aslında Anadolu’nun görünmeyen üniversiteleriydi. İnsanlar orada sadece buğday öğütmüyor; birbirlerinden hayatı öğreniyorlardı. Güvenin ne olduğunu, emeğin değerini, paylaşmanın bereketini ve sabrın insana neler kazandırdığını da orada görüyorlardı.
Belki de bu yüzden, aradan geçen onca yıla rağmen, değirmen taşlarının sesi hâlâ kulaklarımdan hiç gitmedi. Çünkü bazı sesler yalnız kulağımızda değil, yüreğimizde yaşamaya devam eder.
İsmail Erdal Emekli Eğitimci
NOT: 2. SUYUN GÜCÜYLE DÖNEN HAYAT DEVAM EDECEK
