SUYUN SESİNDE SAKLI HATIRALAR Bölüm 2
SUYUN GÜCÜYLE DÖNEN HAYAT
Su değirmenlerini ilk görenler, belki de en çok suyun bu kadar büyük taşları nasıl döndürdüğüne şaşırırdı. Oysa tabiat, insanoğluna en büyük gücün gürültüde değil; sabırda, denge içinde akan suda saklı olduğunu çoktan öğretmişti.
Dağların doruklarından doğan pınarlar, kıvrıla kıvrıla derelere ulaşır, değirmenin kurulduğu noktada ahşaptan yapılmış uzun bir oluğa alınırdı. Ustaların büyük bir maharetle hazırladığı bu oluk, suyu boşa akıtmaz; her damlasını hesap ederek değirmenin çarkına yönlendirirdi.
Oluktan büyük bir hızla gelen su, kanatları özenle yapılmış ahşap çarka çarptığında tabiat adeta dile gelirdi. Bir anda çark dönmeye başlar, çarkın dönüşü kalın bir mile, oradan da tonlarca ağırlığındaki değirmen taşlarına ulaşırdı. Böylece insan gücüyle döndürülmesi neredeyse imkânsız olan o koca taşlar, yalnızca suyun kuvvetiyle ağır ağır dönmeye başlardı.
İşte o anda değirmen canlanırdı.
Yukarıdaki hazneden usul usul bırakılan buğday, iki büyük taşın arasına dökülür, taşların sabırlı dönüşüyle ezilerek una dönüşürdü. Taşlar birbirine öyle ustalıkla ayarlanmıştı ki buğday ne fazla sıkışır ne de eksik öğütülürdü. Her tanesi aynı özenle ezilir, un olarak oluğun altındaki tekneye dökülürdü.
Beni en çok etkileyen şey ise bu işin aceleye getirilmemesiydi.
Bugün birçok makine saniyeler içinde tonlarca buğdayı öğütebiliyor. Oysa su değirmeni hiçbir zaman hızla yarışmadı. Çünkü onun amacı çok üretmek değil, doğru üretmekti. Suyun verdiği güç ne kadarsa taşlar o hızla dönerdi. Ne daha hızlı, ne daha yavaş…
Belki de taş değirmeninden çıkan unun lezzetinin sırrı burada gizliydi. Ağır ağır dönen taşlar buğdayı ezerek öğütüyor, unu ısıtmıyor, özünü bozmuyor, kepeğini tamamen ayırmıyordu. Böylece un, tabiatın kendisine verdiği bütün zenginliği içinde taşıyordu.
Değirmenin içinde saatlerce otursanız bile aynı ses hiç değişmezdi. Ahşap oluğa vuran suyun şırıltısı… Çarkın ritmik dönüşü… Milin tok sesi… Birbirine sürtünen taşların ağır uğultusu… Ve un olup tekneye dökülen buğdayın kendine has fısıltısı…
İnsan biraz dikkatle dinlediğinde bunların ayrı ayrı sesler olmadığını anlardı. Hepsi birleşir, tabiatın kurduğu büyük bir orkestraya dönüşürdü.
Çocukluğumda bu sesleri sadece dinlerdim.
Yıllar geçtikçe onların ne anlattığını anlamaya başladım.
Suyun sesi bana sabrı öğretiyordu.
Değirmen taşı emeğin değerini anlatıyordu.
Ezilen buğday, alın terinin ekmeğe dönüşmesini gösteriyordu.
Ve bütün bunlar olurken ne bir motor çalışıyordu ne de elektrik vardı.
Yalnızca akan su…
İnsan aklı…
Usta eller…
Ve tabiatın hiç tükenmeyen cömertliği…
Bugün geriye dönüp baktığımda, su değirmenlerinin yalnızca mühendislik harikası yapılar olmadığını daha iyi anlıyorum. Onlar, insanın tabiatla savaşmadan, ona hükmetmeye çalışmadan da üretebileceğinin en güzel örnekleriydi. Suyu kirletmeden, doğayı incitmeden, yalnızca onun ritmine uyum sağlayarak çalışan bu değirmenler, aslında yüzyıllar öncesinden bize sürdürülebilir yaşamın en güzel dersini veriyordu.
Belki de bunun içindir ki su değirmenlerinin kapısından içeri giren herkes, farkında olmadan sadece un değil; huzur da alıp evine dönüyordu.
İsmail Erdal
GELECEK BÖLÜM:3
GÜVENİN TARTILDIĞI YER
