KANLA YAZILAN TAHT: OSMANLI’DA ÖLDÜRÜLEN DEVLET ADAMLARI VE SUSTURULAN AKILLAR
Tarihi yalnızca zaferlerle anlatmak eksiktir. Çünkü bir milletin büyüklüğü, aldığı topraklarla değil; insanına, aklına ve vicdanına nasıl davrandığıyla ölçülür. Osmanlı Devleti’nin tarihinde de hem gurur duyulacak hem de utançla anılacak sayfalar vardır. Bir yanda fetihler, görkemli zaferler; diğer yanda taht hırsıyla dökülen kardeş kanı, boğdurulan vezirler, susturulan bilginler… Bu sayfalar bir devletin kendi içinden kendini tüketme hikâyesidir.
Osmanlı’nın temelleri atılırken ilk kan dökülmüştü. Kurucu Osman Bey, amcası Dündar’ı öldürerek aşiretin başına geçti. I. Murat, oğlu Savcı Bey’i isyan ettiği gerekçesiyle gözlerini kızgın demirle oydurup astırdı. Yıldırım Bayezid, Kosova savaşında babası öldüğünde aynı safta savaşan kardeşi Yakup’u boğdurdu. Fatih Sultan Mehmet, “nizam-ı âlem” diyerek kardeş katlini yasal hale getirdi. Devletin bekası uğruna kardeşini öldürmeyi “vacip” saydı. Ancak şu soru hâlâ geçerlidir: Bir devlet, kendi evlatlarını boğarak nasıl ayakta kalabilir?
Yavuz Sultan Selim, kardeşleriyle birlikte üç yeğenini öldürttü. III. Mehmet bir gecede on dokuz kardeşini boğdurdu. Kanuni Sultan Süleyman hem oğlu Mustafa’yı hem de torunlarını boğdurttu. Her infaz, bir saltanatın değil, bir vicdanın çöküşüydü. Saray duvarları nice vezirin nefesiyle doldu. Çandarlı Halil Paşa, Bizans’la anlaştığı gerekçesiyle idam edildi. Kanuni’nin damadı ve en yakın dostu Pargalı İbrahim Paşa, bir gece boğduruldu. Arkasında sadece şu ders kaldı: “Hükümdara fazla yaklaşmak, ateşe yaklaşmaktır.”
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Lale Devri’nde yenilikler getirdi; ancak halk “gaflet içindeler” diyerek isyan etti. Patrona Halil ayaklanmasında parçalanarak öldürüldü. Her yenilik, birilerinin korkusuna kurban edildi. Korkunun yönettiği devlet, adaletin değil, entrikanın devleti olur. Osmanlı’da yalnızca siyasi rakipler değil, bilim ve akıl da hedef alındı. Takiyyüddin Efendi, İstanbul’da ilk rasathaneyi kurdu. Gökyüzünü inceledi, zamanı ölçtü. Ama ulema “yıldızlarla uğraşmak Allah’a karşı gelmektir” diyerek rasathaneyi top atışlarıyla yıktırdı. Bilimin sesi susturuldu.
Molla Lütfi büyük bir matematikçiydi; “zındık” denilerek idam edildi. Katip Çelebi gerçeği yazdığı için ölümünden sonra bile eserleri yasaklandı. Müteferrika’nın matbaası bile engellendi, çünkü “kitap basmak bid’attir” denildi. Batı bilimi basarak büyürken, biz yakarak susturduk. Osmanlı modernleşmeye adım atmak istediğinde ise kendi direncine takıldı. Mithat Paşa, halkın iradesini temsil eden bir anayasal düzen kurmak istedi, ama Abdülhamit’in korkusu ağır bastı. Mithat Paşa, Taif zindanında boğularak öldürüldü. Köklü devletler fikirle yenilenir, Osmanlı ise fikirden korktuğu ölçüde küçüldü.
Yüzyıllar boyunca iktidar korkusu sarayların en güçlü yasası oldu. Yeniçeriler isyan ettiğinde vezirler parçalandı, ulema susarken halk cehalet içinde kaldı. Saray bir süre daha ayakta kaldı ama devletin ruhu çoktan tükenmişti. Bir millet, kendi aydınlarını, bilim insanlarını, reformcularını düşman sayıyorsa, o devletin çöküşü sadece zaman meselesidir. Osmanlı dış düşmanların değil, kendi iç çekişmelerinin kurbanı oldu. Kardeş katliyle başlayan gelenek, farklı düşüneni susturma alışkanlığına dönüştü. Sonunda taht kaldı ama akıl, bilim ve adalet kayboldu.
Bugün aynı hatalara düşmemek için tarihin aynasına iyi bakmak gerekir. Düşünceye tahammülün olmadığı yerde özgürlük de ilerleme de olmaz. Devleti yaşatan korku değil; adalet, bilgi ve vicdandır. Tarih yalnızca fetihlerle değil, susturulan akıllarla da yazılır. Bizim görevimiz, geçmişin hatalarını tekrar etmek değil, o acılardan geleceğe ışık çıkarabilmektir. Kardeşin kardeşi değil, insanın insanı yaşatabildiği bir düzen kurmak insanlık borcumuzdur.
Osmanlı’dan devralınan korku iklimi, Cumhuriyet döneminde de zaman zaman yeniden filizlendi. Bu kez taht için değil, düşünce, bilim ve özgürlük için mücadele edenler hedef alındı. Gerçeği söyleyen, sorgulayan, halkın gözünü açmaya çalışan aydınlar susturuldu. Sabahattin Ali, kaleminden korkulan bir yazardı; faili meçhul bir cinayetle öldürüldü (1948). Uğur Mumcu, gerçekleri yazdığı için arabasına konan bombayla katledildi (1993). Ahmet Taner Kışlalı, karanlığa karşı bilimi savunduğu için evinin önünde bombayla öldürüldü (1999). Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok, laikliği ve özgür düşünceyi savundukları için hedef seçildiler. Hrant Dink, halkların kardeşliğini dile getirdiği için sokak ortasında vuruldu (2007).
Bu topraklarda düşünce yine susturulmak istendi. Bilim insanları, sanatçılar, gazeteciler; “tehlikeli fikirler” ürettikleri gerekçesiyle hedef gösterildi, susturuldu, yargılandı. Böylece ülkenin en büyük düşmanı yine kendi içinden doğdu: korku ve suskunluk. Her susturulan kalemle, her susturulan bilim insanıyla Türkiye biraz daha karanlığa gömüldü.
Bugün hâlâ o korkunun gölgesi sürüyor. Aydınını yaşatamayan, fikirle değil korkuyla yönetilen hiçbir toplum ileri gidemez.
Tarih bize bir kez daha şunu hatırlatıyor:
Bir ülke, aydınlarını öldürdüğü gün, kendi geleceğini de toprağa gömer.
İsmail Erdal Emekli Eğitimci
