BİR VEFA BORCU, BİR HATIRAYI YAŞATMA ÇABASI

İsmail Erdal

22-05-2026 23:33

22 MAYIS…

Takvimde sıradan bir gün gibi görünse de, benim için BİR DOSTU, BİR ABLAYI, BİR GÖNÜL İNSANINI HATIRLAMA GÜNÜDÜR.

Gülcan Erdem ablamızın aramızdan ayrılışının 6. yıl dönümünde, onun kaleminden dökülenleri bir kez daha anmak, yalnızca bir hatırayı tazelemek değil; aynı zamanda BİR VEFA BORCUNU YERİNE GETİRMEKTİR.

Gülcan abla, yazdıklarıyla yalnızca kelimeleri yan yana getiren bir yazar değildi. O, yaşadığı toprakların sesini, insanını, değerlerini, acılarını ve güzelliklerini kalbine alıp kâğıda döken BİR GÖNÜL İNSANIYDI.

Taşova’yı anlatırken sadece bir kasabayı değil, BİR DÖNEMİN İNSANLIĞINI, PAYLAŞIMINI VE VİCDANINI ANLATIRDI.

Onun “Şükriye Teyze” yazısı ise bu anlamda yalnız bir hatıra değildir.

O yazı; görmeyen gözlere rağmen dünyayı gönlüyle gören bir insanın, bir kasabanın merhametle yoğrulmuş geçmişinin ve UNUTULMAMASI GEREKEN İNSANİ DEĞERLERİN CANLI BİR BELGESİDİR.

Bugün, Gülcan Erdem ablamızın anısına, onun kaleminden çıkan bu anlamlı yazıyı ve benim o yazıya dair duygularımı sizlerle paylaşmak istedim.

Çünkü inanıyorum ki BAZI İNSANLAR ÖLMEZ; ONLARIN SESİ YAZILARINDA, İZLERİ İSE YÜREKLERDE YAŞAMAYA DEVAM EDER.

Bu paylaşım, bir hatırlatma olduğu kadar bir çağrıdır da…

UNUTMAMAK, UNUTTURMAMAK VE İNSANA DAİR OLANI YAŞATMAK ADINA…

ESKİLER HATIRLIYACAK; O TAŞOVA nın ŞÜKRİYE

TEYZESİYDİ…

Yazar: Gülcan Erdem

26 Kasım 2019

TUTTUĞUN ALTIN OLSUN.

Tuttuğum altın olsaydı ne olurdu? Ben de düşünürdüm bazen. Çocuktum, bu dilek hem hoşuma giderdi, hem korkardım. Her tuttuğum altın olsa ne yapardım. Mesela, annemi babamı, kardeşlerimi tutmazdım ve bir çoklarını… Tutmadan nasıl severdim ki? Fazla eşyaları bol bol tutardım, ne çok altınım olurdu.

Bu güzel dileği benim için söyleyen, yaşlı ve gözleri hiç görmeyen Şükriye Teyze’ydi. O Taşova’nın “Kör Şükriye” Teyze’siydi. Gözleri görmüyordu ve hiç göremeden ömrünü bitirdi. O zamanlarda, “görme özürlü veya engelli” demesini bilmezlerdi. Görmüyorsa ancak kör diye ifade edilirdi. Taşova’da, Yeşilırmak’ın ötegeçesini bu yana bağlayan bir köprüsü vardı. Bizim evden görünüyordu. Benim Şükriye teyzem her gün o köprünün bu başında oturuyordu. Yazın güneşten korunmak için üzerini rast gele parçalarla kapatıyor, tostoparlak oluyordu. Annem bana seslenirdi, kardeşlerimden hangimize rastlasa ona görev veriyordu;

“Kızııım, taze ayran vereyim, götür Şükriye teyzeye, hava çok sıcak serinlesin biraz.”

“Kızııım soğuk su götür, yüzünü gözünü yıkasın, yemekten de koydum, götür yesin.”

Hiç hayır demezdik, alışıktık. Şükriye Teyze, ne dualar ederdi, neler mırıldanırdı. O dualar onun ne kadar çok yardıma ihtiyacı olduğunun ifadesiydi. Kışın soğuk ve yağmurda üzerini naylonla kapatırdı, yağmur geçmesin diye. İnsan olduğu belli olmazdı o zaman. Üstü kapalı tostoparlak bir şey olurdu. Bir gün yağmur çok yağıyordu ve Şükriye Teyze evine gitmek için bastonuyla acele acele yürümeye çalışıyordu. Annem yine seslendi. Koşarak gittim, uzaktan;

“Şükriye Teyzeee, bekle, düşeceksin.” Sesimi duyar duymaz;

“A guzummm, geldin mi” dedi, sevindi. Ben bastonunun bir ucundan tuttum, o bastonun diğer ucunda, ben önde, o arkamdan koşar gibi gidiyorduk. Evine kadar öyle gittik. Tahta kapısının bir yanı düşecek gibi duruyordu. Kapısında anahtar, kilit diye bir şey yoktu. Elimizle ittirdik girdik içeriye. Taban toprak, duvarlar badanasız, kimi yerde sıvalar çatlamıştı. Karşı duvarda odun yaktığı bir ocağı vardı. Ocağını yakıyor muydu onu da bilmiyorum. Ocağın sol yanında, yerde çalı-çırpı duruyordu. Epey çalı-çırpı toplamış, nereden bulmuş bilmiyorum. Çalıları Bir kenarda duvar dibinde, el yordamıyla düzenli bir şekilde yerleştirmiş ve üzerine minder parçaları yaymış, kendine yatacak yer yapmış, orada yatıyordu. Bıraktım çıktım ama o yaşamı, o evi unutamadım. Sonra duydum, akrabaları da varmış, o zamanlarda duymamıştım, pek ilgileneni yoktu. Yalnız, kimsesiz zannediyordum.

Orta okulu bitirmek için son sene, tüm derslerden sınav oluyorduk. Gün aşırı bir sınavdı, bir ay gibi bir zaman sürüyordu. Tarih dersimde zorlanırdım, hiç yüksek not alamazdım. Zayıf da almıyordum ama benim için zor bir dersti. Gün geldi, devran döndü, benim tarih sınavına gireceğim zaman geldi ve okul diploması almak için hazırlanıyordum. Aradaki boş günümde elimden geleni yaptım, boş günü değerlendirdim. Akşam olmadan, herkes gibi ben de elime bir küçük para aldım ve Şükriye Teyzenin yanına gittim. Para verip dua etmesini isteyecektim. Yanına geldiğimde “Şükriye Teyze ben geldim” dedim, sevindi. Yanına çömeldim, elini tuttum, avucunun içine minik paramı koydum;

“Şükriye Teyze, yarın sınavım var bana da dua et” dedim, der demez;

“Hiii” diye şaşırdı, parayı o da benim elime sıkıştırdı, “ah guzummm sen bana paranı verme. Ben sana dualar etmem mi? Paracığınla sen kendine kalem al çok yazılar yaz, çok oku. Allah tuttuğunu altın etsin. Sen oku öğretmen ol gel, benim evim senin olsun, memur ol evim senin olsun orada otur. Kira verme sen. Büyük okullara git, gurban olurum sana. Burada oturduğuma bakma, benim paraya ihtiyacım yok. Nideyim, neyleyim, yapacak bir şeyim yok, alışmışım buraya. İnsan sesi duyuyorum, o bana yeter.”

Ben yanından ayrılırken o dualarına devam ediyordu. Uzaklaşıncaya kadar da sesini duyuyordum. Kalem alırken yaşamımda hep hatırlayacaktım Şükriye Teyzeyi. Dedim ya annem bizi uyardıkça koşardık kimsesizlerin ve yaşlıların yanına. Kardeşlerimden kimi bulursa gönderirdi.

Kardeşimin anlattıklarında ise, ikisinin de karşılıklı tüm insanlığa örnek davranışları vardı. Elinden tutup evine götürdüğü zaman kardeşime para veriyormuş. Kardeşim almak istemiyor olsa da, Şükriye teyze ısrar ediyor, ısrarını geri çeviremeyen kardeşim, hatırı kırılmasın diye parayı alıyor, kapıdan çıkmadan uygun bir yere parayı bırakıp öyle çıkıyormuş. Sordum;

“Gülten, bıraktığın parayı o görmüyordu ki” dedim.

“Abla nasıl alabilirim ki onun parasını.”

Kardeşim ona yardımcı oluyor, çünkü o görmüyor. Güzel bir töredir bu, büyüklere ve yardıma ihtiyacı olanlara, çocuklar koşar ve gençlerin görevidir, ailesi tarafından öyle yetiştirilir. Şükriye Teyze de yardımı karşılıksız bırakmıyor, gönül hoşluğu olsun diye elinde ki parayı veriyordu. Gülten’e Menevşem “menekşem” diye hitap ediyormuş.

Ben küçük kasabadaki orta okulumu bitirdim, mezun oldum ve sonraki okullar için kasabamızdan ayrıldım. Tatillerde evime geldikçe, Şükriye teyzeyi uzaktan, köprü başında görüyordum. Yine yorulmadan, altından akıp giden, Yeşilırmak’ın köprü başındaki manzarayı tamamlıyordu. Yanına gidemediğim zamanlar oldu. Ve o zamanlar nasıl geçti bilemiyorum. Hayatın akışını, akıp gittiğini insan çok geç anlıyor. Seneler sonra bir geldiğimde, Şükriye teyzeyi yerinde göremedim. Köprü eksik görünüyordu. Köprünün öbür tarafında ki ağacı bol olan dağı da eksik ve sessizdi sanki. Telaşlandım, Anneme sordum;

“Şükriye teyze nerede Anne?”

“Kızım yaşlandı, sık sık da hastalanıyor, köprü ona uzak olunca gelmiyor. Şimdi merkezde camiinin kapısında oturuyor.”

Onu görmem lazım, dedim. Çok olmuştu görmeyeli. Zaman nasıl da geçmişti. Evlenmiştim, yanımda eşim de vardı ve iki bebeğimle geliyordum artık evime. Annemle eski anılarımızı konuştuk, ”görmeye gideceğim kesin tanıyacaktır” diyordum. Konuşmalarımızı dinleyen eşimin ilgisini çekti;

“Hiç mi görmüyor” dedi.

“Evet, hiç görmüyor”

“Nasıl tanıyacak ki seni. Üstelik bunca yıl görmemişsin kendisini.”

“Tanır o beni, sesimi unutmaz benim.”

Eşim iyice merak etti, ”beraber gidelim, merak ettim” dedi. Ve iddia etti tanımaz diye. Ben ise düşündükçe özlediğimi hissediyordum.

Annem, eşime öneride bulundu;

“Önce sen git bak, camiye gelmişse öyle gidin, gelmediği zamanlar da oluyor” dedi.

Eşim gitti ve bir müddet sonra geldi, heyecanla orada olduğunu söyledi. İçeriye girmeden beni kapıda bekledi. Merakını yenememişti, belli oluyordu. Hazırlandım eşimle birlikte çıktık. Camiye geldiğim zaman, önce yanında durdum, baktım biraz, haberi yoktu, başını iyice eğmiş, yaşlanmış ufalmış yine tostoparlak bir şekilde sessizce oturuyordu. Üzüldüm, elde değildi. Eşime baktım, o da bana bakıyordu. Hafifçe eğildim ve Şükriye teyzeye, ürkütmeden seslendim;

“Şükriye teyze…” der demez kısılmış, yaşlanmış sesiyle çığlık attı. İki kere bile değil di tek seslenişimde ve anında bir çığlık koptu. Uzattı ellerini beni bulmaya çalıştı, ben de ellerini tuttum, kalkmaya çalıştı, kalkamadı, ben yanına çömeldim, sel gibi göz yaşı ile ellerimi durmadan öpüyordu. Ellerimi gözlerinden ve ağzından akan yaşlarla ıslatıyordu. Öyle bir özlem ki bir yandan adımı söylemeye çalışıyordu;

“Kulçanımmm, yavrummm. Nerelerdesin, iyimisin, guzummm.” Kardeşlerimin hepsini tek tek sordu, bir yandan gözyaşları aralıksız akıyordu.

“ Eşimi getirdim yanımda o da sana hatır sormaya geldi” dedim, elini uzattı onun da ellerini tuttu okşadı. Eşimin ise gözleri doluydu ve yaşlar akmaya hazırlanıyordu. Hasret giderdik, kardeşlerimden de bilgi aldı. Vedalaştım orada bıraktım Şükriye Teyzeyi.

Ben tatil için senede bir kere gelebiliyordum, Taşova’ya çok uzaklardaydık, sık sık gelemiyordum. Bir sene sonra tekrar geldiğimde yine sordum anneme. “Öldü kızım Şükriye teyze.”

“Kızım Sizlerden sonraki gelen gençler başka geldi bu dünyaya, O yaşlı ve gözleri görmeyen kadına yardım etmeyi bırak, eziyet ettiler. Gülüp eğlenmek için oturacağı yere ucu yanık sigaralarını koyuyorlardı. Sigaraların üzerine oturduğu zaman yanınca ne yapacak diye üzülmek yerine eğleniyorlardı.

Ölümünden daha çok, annemin bu anlattıklarına üzülmüştüm.

Şükriye Teyzem, ben halâ kalem alıyorum. Kalem almayı seviyorum, elimden kalemim düşmüyor, sen rahat uyu. Menevşelerin seni unutmadı. Unutamazlar.

Kimi anneler, babalar vardı çocuklarının beslenme çantalarına, iyilik, sevgi ve saygı koyuyorlardı. Ve benim, anacığım, babacığım, bizim çantalarımıza yiyecekten çok, iyilik, saygı ve sevgi koydular. İyi beslensinler diye. Beslenme çantasında bolca iyilik, sevgi ve saygı olandan kötülük gelmezdi.

YAZAR: GÜLCAN ERDEM

GÜLCAN ERDEM’İN KALEMİNDEN TAŞOVA’NIN ŞÜKRİYE TEYZESİNE VEFA

İsmail Erdal' ın kaleminden;

Taşova’nın eski günlerini yaşamış olanlar çok iyi bilir; bazı insanlar vardır, bir şehrin sokaklarına, köprüsüne, suyuna, toprağına karışır, artık o yerin hafızası olur. ŞÜKRİYE TEYZE DE İŞTE TAŞOVA’NIN BÖYLE UNUTULMAZ SİMALARINDAN BİRİYDİ. Gözleri görmüyordu ama GÖNÜL GÖZÜYLE İNSANLARI TANIYOR, SEVGİYİ, İYİLİĞİ, MERHAMETİ HİSSEDİYORDU. Yeşilırmak köprüsünün başında oturan o mütevazı haliyle, yalnızca bir insan değil, TAŞOVA’NIN VİCDANI, DUASI, SABRI VE HOŞGÖRÜSÜ GİBİ YAŞARDI.

Işıklara yürüyen, Taşova’nın yetiştirdiği, kalemi kadar gönlü de sevgi dolu olan GÜLCAN ERDEM ABLAMIZ, Şükriye Teyze’yi öyle güzel anlatmış ki, inanıyorum ki bu konuyu hiçbir kalem onun kalemi kadar içten, sıcak ve dokunaklı anlatamazdı. Çünkü o yalnızca bir kişiyi anlatmadı; BİR DÖNEMİ, BİR KASABAYI, BİR İNSANLIK TERBİYESİNİ anlattı. Şükriye Teyze’nin şahsında TAŞOVA’NIN ESKİ İNSANLIĞINI, KOMŞULUĞUNU, YOKSULA SAHİP ÇIKIŞINI, BÜYÜĞE SAYGISINI VE GÖNÜL ZENGİNLİĞİNİ anlattı.

Bana da Taşova’nın gönlüne girmiş Şükriye Teyze’yi yazmamı istediler. Ama ben hep şunu söyledim: GÜLCAN ABLANIN YAZDIĞI BİR KONUYU, BAŞKA BİR KALEMİN ONUN KADAR DERİNDEN ANLATMASI KOLAY DEĞİLDİR. Çünkü o konuyu yaşamış, hissetmiş, içinden geçirmişti. Şükriye Teyze onun satırlarında sadece bir hatıra olarak değil, YAŞAYAN BİR VİCDAN OLARAK yer aldı.

Gülcan Erdem benim için sadece iyi yazan bir insan değildi. O, BENİM İÇİN BİR ABLA, BİR DERT ORTAĞIYDI. Bana zaman zaman “hızlı kalem” derdi. İnsanın daraldığı, sıkıldığı zamanlarda birkaç sözle içini ferahlatan insanlardan biriydi. ONUNLA KONUŞUNCA İNSAN TOPARLANIR, NEFES ALIRDI. İşte bu yüzden onun kaleminden çıkan yazılar yalnızca okunmazdı; HİSSEDİLİRDİ.

“Mübadil Oldum” kitabını çok severdi. Babasının anılarını büyük bir heyecanla anlatırdı. O anlatırken insan yalnızca bir aile hikâyesi dinlemezdi; BİR KUŞAĞIN ACILARINI, ÖZLEMLERİNİ, KOPUŞLARINI VE TUTUNMA ÇABASINI hissederdi. Taşova’nın 1950’li ve 1960’lı yıllarını adeta yeniden yaşatırdı. O YILLARIN İNSAN İLİŞKİLERİNİ, SOKAKLARINI, KÖPRÜ BAŞLARINI, ÇARŞISINI, YOKSULLUĞUNU AMA AYNI ZAMANDA SICAKLIĞINI VE İNSANLIĞINI diri tutardı. Mersin’e gelin gitti ama GÖNLÜ HEP TAŞOVA’DA KALDI.

Şükriye Teyze yazısında beni en çok etkileyen şey, yalnızca bir yoksul ve görme engelli kadının anlatılması değildi. ASIL ETKİLEYİCİ OLAN, BİR DÖNEMİN İNSAN YETİŞTİRME BİÇİMİYDİ. Annelerin çocuklarına sadece yiyecek değil, İYİLİK VE MERHAMET DE KOYDUĞU GÜNLERDİ. Bir tas ayranı, bir kap yemeği, bir bardak suyu ihtiyaç sahibine götürmek görev değil, İNSAN OLMANIN GEREĞİYDİ. Çocuklar böyle yetişirdi. Büyüklerin duası alınır, gönlü hoş tutulurdu. GÜLCAN ABLA BUNU ÖYLE SAHİCİ ANLATTI Kİ, OKUYANIN GÖZÜNÜN ÖNÜNE ESKİ TAŞOVA’NIN BÜTÜN AHLAK DÜNYASI GELİYOR.

Bir başka yönüyle de bu yazı, zamanın nasıl değiştiğinin acı bir belgesidir. Eskiden yardım edilen, duası alınan bir yaşlı kadına, sonraki yıllarda eziyet edilmesi; aslında sadece Şükriye Teyze’ye değil, TOPLUMUN KENDİ VİCDANINA YAPILMIŞ BİR KÖTÜLÜKTÜR. Çünkü bir toplumun değeri, EN GÜÇSÜZÜNE NASIL DAVRANDIĞIYLA ANLAŞILIR. Şükriye Teyze’ye yapılan iyilikler TAŞOVA’NIN ŞEREFİDİR; sonradan yapılan kötülükler ise HEPİMİZİN YÜZÜNÜ YERE EĞDİREN UTANÇ SAYFALARIDIR.

Ben inanıyorum ki Şükriye Teyze gibi insanlar unutulmaz. Çünkü onlar şehirlerin taşına toprağına karışır. TAŞOVA DENİNCE YEŞİLIRMAK NASIL AKLA GELİRSE, ŞÜKRİYE TEYZE DE ÖYLE HATIRLANACAKTIR. Ve Gülcan Erdem gibi kalemler de işte bu yüzden çok kıymetlidir. Çünkü onlar UNUTULACAK OLANI UNUTTURMAZ, DAĞILACAK HAFIZAYI TOPARLAR, BİR KENTİN RUHUNU CÜMLELERLE YENİDEN KURAR.

Bugün dönüp baktığımda hem Şükriye Teyze’ye hem de onu böylesine güzel anlatan Gülcan Erdem ablaya gönülden bir selam göndermek istiyorum. GÜLCAN ABLA, YAZDIĞIN SATIRLARLA YALNIZ BİR İNSANI DEĞİL, TAŞOVA’NIN VİCDANINI YAŞATTIN. Seni tanımış olmak, dostluğunu yaşamış olmak benim için her zaman kıymetli kaldı.

ŞÜKRİYE TEYZE’YE ALLAH’TAN RAHMET, GÜLCAN ERDEM ABLAYA IŞIKLAR İÇİNDE HUZUR DİLİYORUM.

ONLAR TAŞOVA’NIN GÖNLÜNDE YAŞAYAN İSİMLERDİR.

BİRİ KÖPRÜ BAŞINDA DUASIYLA,

BİRİ KALEMİYLE…

İKİSİ DE UNUTULMAZ.

İsmail Erdal Emekli Eğitimci

NOT: BU SATIRLAR, DEĞERLİ DOSTUM VE ABLAM GÜLCAN ERDEM’İN 22 MAYIS’TA ARAMIZDAN AYRILIŞININ 6. YIL DÖNÜMÜ DOLAYISIYLA KALEME ALINMIŞTIR.

ONUN GÖNÜLLERDE İZ BIRAKAN “ŞÜKRİYE TEYZE” YAZISI, HATIRASINI YAŞATMAK VE VEFA BORCUMUZU YERİNE GETİRMEK ADINA YENİDEN YAYINLANMIŞTIR.

ANISI ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYOR, IŞIKLAR İÇİNDE HUZUR DİLİYORUM.

 

Advert
DİĞER YAZILARI İKTİDAR RÜZGÂRINI KESENLERİ TARİH AFFETMEYECEKTİR 01-01-1970 02:00 SAMSUN’DA 19 MAYIS… 01-01-1970 02:00 RESİMDE KURDUM SENİN HAYALİNİ ANA 01-01-1970 02:00 HIDIRELLEZ: YENİDEN DOĞUŞUN SIRRI MI, YOKSA İNSANIN UNUTTUĞU GERÇEK Mİ? 01-01-1970 02:00 BOĞALI DAĞI’NA BAKINCA SADECE BİR DAĞ DEĞİL, BİR HAYAT GÖRÜRÜM 01-01-1970 02:00 TAŞOVA’DA TİCARETİN YÜKSELİŞİ: NAKLİYE, SİNEMA VE SANAYİ 01-01-1970 02:00 BİR VEFANIN SATIRLARI: YÜKSEL AİLESİNE ARMAĞANIM 01-01-1970 02:00 TAŞOVA’NIN HAFIZASINDA YAŞAYANLAR 01-01-1970 02:00 PERDENİN IŞIĞINDA, RADYONUN SESİNDE YAŞAYAN BİR TAŞOVA İNSANI: ÖMER CABA 01-01-1970 02:00 FOTOĞRAFÇI ALİ AMCAM VE KAYBOLMAMASI GEREKEN TAŞOVA HAFIZASI 01-01-1970 02:00 ÇOCUKLARIMIZI NEDEN KAYBEDİYORUZ; SUÇLU SADECE O ÇOCUK MU? 01-01-1970 02:00 KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞ GÜNÜNDE 01-01-1970 02:00 ŞİDDETİ KAPIYA POLİS KOYARAK DEĞİL, TOPLUMU VE OKULU DEĞİŞTİREREK ÖNLERİZ 01-01-1970 02:00 ATATÜRK’E AÇIK MEKTUP 01-01-1970 02:00 17 Nisan, Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü… 01-01-1970 02:00 HEMŞEHRİMİZ İRFAN SANCI IŞIKLARA YÜRÜDÜ 01-01-1970 02:00 TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ BÜYÜK SINAV 01-01-1970 02:00 KÖY ENSTİTÜLERİNİ KİM KAPATTI DEĞİL, NEDEN KAPATTILAR? 01-01-1970 02:00 İNSAN, HAYAT VE TOPLUM: AKLIN IŞIĞINDA BİR YOLCULUK 01-01-1970 02:00 ZAMANIN BASAMAKLARINDA KALAN YÜZLER 01-01-1970 02:00 Bugün Dilediğim 01-01-1970 02:00 GÜNEŞİN DOĞDUĞU ÜLKEDE BİR CAMİ VE BİR SORGULAMA 01-01-1970 02:00 16 MART – ÖĞRETMEN OKULLARININ IŞIĞI 01-01-1970 02:00 BİR ÇAĞIN TANIKLIĞIYDI: İLBER ORTAYLI’YA VEDA 01-01-1970 02:00 ASLAN’IN SAVAŞI PARS’A, HESABI EJDERHA’YA 01-01-1970 02:00 KADIN VARSA HAYAT VARDIR 01-01-1970 02:00 AHMET GÖKREM’E VEDA 01-01-1970 02:00 İRAN’A SALDIRI: HEDEF GÜVENLİK DEĞİL, ENERJİ VE GÜÇ 01-01-1970 02:00 SANDIKLARDA SAKLANAN EMEK: BİR ÖRTÜDEN DAHA FAZLASI 01-01-1970 02:00 SEVGİ BİR GÜNE SIĞMAZ 01-01-1970 02:00 “Mesele Baş Değil, Beyindir” 01-01-1970 02:00 DÜNYAYI GERİ ALIYORUZ 01-01-1970 02:00 BORABAY GÖLÜ DONUNCA 01-01-1970 02:00 BİR DÜNYAYI NASIL YEDİK 01-01-1970 02:00 BİR AYDINLANMA VE DİRENİŞ HAYATI 01-01-1970 02:00 TAŞOVA DA EĞLENCEDE SÖYLENMEYEN TÜRKÜLER HATİPOĞLU 01-01-1970 02:00 SESLE YAZILAN HABERLER 01-01-1970 02:00 ATEŞE BASAN AYAKLAR, AYNI RİTİMDE ATAN YÜREKLER 01-01-1970 02:00 2025’ten 2026’ya: Bir Temenni Değil, Bir Talep 01-01-1970 02:00 AMASYADA ASKER SEVKİYATI 01-01-1970 02:00 KÖY ENSTİTÜLERİ: YARIM BIRAKILAN AYDINLANMA 01-01-1970 02:00 AVUSTRALYA: YOK SAYILARAK YOK EDİLEN BİR HALK 01-01-1970 02:00 HİNDİSTAN VE GÜNEY ASYA: AÇLIKLA TERBİYE EDİLEN UYGARLIKLAR 01-01-1970 02:00 AFRİKA: İNSANLIĞIN METAYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜĞÜ KITA BÖLÜM 4 01-01-1970 02:00 AMERİKA YERLİLERİ: DOĞAYLA BARIŞIK BİR YAŞAM NASIL YOK EDİLDİ? BÖLÜM 3 01-01-1970 02:00 BOŞ TOPRAK MASALI VE AVRUPA KİPRİ BÖLÜM 2 01-01-1970 02:00 “Keşif” Denilen Büyük Yalan- BÖLÜM 1 01-01-1970 02:00 BİR YAZI DİZİSİ DUYURUSU “Keşif Değil, Sömürü” 01-01-1970 02:00 İYİLİK PERDESİ ALTINDA DÖNEN OYUNLAR 01-01-1970 02:00 TÜRKÇE İSİM REHBERİ 01-01-1970 02:00 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ: 01-01-1970 02:00 NECDET CANİK’E AÇIK MEKTUP 01-01-1970 02:00 TAŞOVA GENÇLERİ VE KAYIP BİR BAHAR 01-01-1970 02:00 GİDENLER DÖNMEDİ… 01-01-1970 02:00 TADI KAÇAN DÜNYA 01-01-1970 02:00 "Karanlığın İçinden Aydınlığa: 2026’ya Girerken Nasıl Bir Dünya İstiyoruz?" 01-01-1970 02:00 KIRIK ÇÖMLEKLERDE YAZILI DEMOKRASİ 01-01-1970 02:00 ATATÜRK ÖLMEDİ, AKLINDA VE ONURUNDA YAŞAYANLARDA YAŞIYOR 01-01-1970 02:00 SUYUN AKIŞI KİMİN TARAFINDA? 01-01-1970 02:00 “Unutulan Kanatlar ve Susturulan Fabrikalar” 01-01-1970 02:00 “Dillerin Doğuşu, Yazının Doğuşu ve Sessizliğe Gömülen Sözler” 01-01-1970 02:00 CUMHURİYET: AKLIN VE KÜLTÜRÜN ZAFERİ 01-01-1970 02:00 BİR SOFRA DÜŞÜ: İNSANLIĞIN KOPAN HALKASI 01-01-1970 02:00 Geleceğimizi Satıyoruz 01-01-1970 02:00 KANLA YAZILAN TAHT 01-01-1970 02:00 “Taşova, Halkının Doktoru “Derman Bey”i Uğurluyor” 01-01-1970 02:00 CUMHURİYET: YENİDEN DOĞUŞUN ADI 01-01-1970 02:00 TELEVİZYON DİZİLERİ: EĞLENCE Mİ, GİZLİ SENARYO MU? 01-01-1970 02:00 “Atatürk’ün Kapalı Gözleri” 01-01-1970 02:00 TÜRKÇEMİZ, DİL BAYRAMINIZ 01-01-1970 02:00 Ahilik ve Bizim Yolumuz 01-01-1970 02:00 Delegeden Üyeye: 01-01-1970 02:00 “Destek Çayı’nın Çağlayan Hatıraları” 01-01-1970 02:00 Bir Gülümseme, Bir El Sıkış 01-01-1970 02:00 “Mustafa Alpat Öğretmen’e Veda” 01-01-1970 02:00 “Bu Dünyada Cenneti Yaratalım” 01-01-1970 02:00 Türk Töresinde Kadın Özgürdür! 01-01-1970 02:00 30 Ağustos: Ulusun Kaderini Değiştiren Zafer 01-01-1970 02:00 Zorunlu İstikamet: İmam Hatip 01-01-1970 02:00 Suyun, Yolların ve Umudun Başkanı Kadir Torun 01-01-1970 02:00 “Kervanı Bırakıf Padişah Çadırına Giden” 01-01-1970 02:00 DEMOKRASİ KAHRAMANI FAZLI KURU 01-01-1970 02:00 “Dağın Sessiz Çığlığı – Bir Vicdan Manifestosu” 01-01-1970 02:00 KELİKÇİ ZİYA – TAŞOVA’NIN AYAK İZLERİNDE BİR ÖMÜR 01-01-1970 02:00 Yemişenbükü Köyü 01-01-1970 02:00 "NACI EREN: İnançtan Bilince, 01-01-1970 02:00 Yüreği Halkla Atan Bir Ömür 01-01-1970 02:00 “Muhtar Koca Fatma’nın Gölgesinde Yükselen Taşova. Bir Kadının İzinde Kurulan İlçe” 01-01-1970 02:00 “Derman Bey Osman Gürer: Taşova’nın Vicdanı, Halkın Doktoru”” 01-01-1970 02:00 Arif Meşhur’u Anarken: 01-01-1970 02:00 İyilik, Bazen Sessiz Kalmamaktır 01-01-1970 02:00 24 Temmuz Lozan: Türkiye Tapusudur, Kutlu Olsun! 01-01-1970 02:00 Kimlik Üzerinden Siyaset 01-01-1970 02:00 “Sağılır İneği Kestik, Gözümüz Aydın!” 01-01-1970 02:00 ŞAŞIP KALIYORUM! 01-01-1970 02:00 “Mermer Tozundan Çimento Olmaz!” 01-01-1970 02:00 “Madımak’tan Bana Ne Diyenlere…” 01-01-1970 02:00 YOĞURDUN GERİ DÖNÜŞÜMÜ OLMAZ 01-01-1970 02:00 LASTİK GİBİ UZUYAN YALANLAR: 01-01-1970 02:00 ASİTTEN TOPRAĞA KURŞUNDAN CİĞERE 01-01-1970 02:00 ZEHRİN RENGİ YOK 01-01-1970 02:00 12 Haziran 2025 Amasya’nın Tarih Yazdığı Gün 01-01-1970 02:00 "Bir Işık Gibi Geçti Bu Topraktan: Osman Bolulu’yu Anmak" 01-01-1970 02:00 Boğalı Dağı’nda Sessiz Çığlık 01-01-1970 02:00 "Bu Dünya Kâr Uğruna Katlediliyor!" 01-01-1970 02:00 “Tarık Ziya Ekinci ve Kürt Sorunu Raporu Üzerine Gözlemlerim” 01-01-1970 02:00 “19 Mayıs… Gençliğin Bayramı, Cumhuriyet’in Umudu” 01-01-1970 02:00 ANA DEDİĞİM TOPRAKTIR, KADIN DEDİĞİN GELECEKTİR 01-01-1970 02:00 YEŞEREN UMUTLAR, DARAĞACINDA SOLMAYAN ÜÇ FİDAN 01-01-1970 02:00 EGE’NİN KIYILARI BİZİM, AMA BİZ ARTIK ORADA YOKUZ 01-01-1970 02:00 “Çobansız Dağlar, Açlığa Giden Yoldur” 01-01-1970 02:00 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun! 01-01-1970 02:00 Urfa’da Göçer Öğretmenlerle Bir Zaman 01-01-1970 02:00 ÇARIKLA GEÇEN YILLAR: 01-01-1970 02:00 “Veda Değil Saygı Duruşu: Volkan Konak Gibi Yaşamak!” 01-01-1970 02:00 “Yıkılmış Sistemden Doğan Bilinç: 01-01-1970 02:00 “Atatürk Tek Adam mıydı?” 01-01-1970 02:00 GÜNEŞLE GELEN, ATEŞTEN DOĞAN BARIŞ 01-01-1970 02:00 “Kendi Geleceğini Yok Eden İşçilere Açık Mektup” 01-01-1970 02:00 8 Mart, Bir Kutlama Günü Değil 01-01-1970 02:00 Yıldızlar Yoldaşın Olsun Edip Akbayram 01-01-1970 02:00 “Eğitim ve Edebiyatın Sessiz Kahramanı: Dursun Sever” 01-01-1970 02:00 “Sevgi Bir Güne Sığmaz” 01-01-1970 02:00 DEPREM VE GERÇEKLER: JAPONYA VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI 01-01-1970 02:00 “Deprem: Doğanın Değil, Mühendisliğin İmtihanı” 01-01-1970 02:00 Kadın: Hayatın Ta Kendisi 01-01-1970 02:00 Bir Köyün Uyanışı 01-01-1970 02:00 47 Yıl Önce İnşa Edilen Binanın Sorumluluğu 01-01-1970 02:00 1950-1970 Yılları Arasında Taşova Perşembe Pazarı 01-01-1970 02:00 Köy Enstitüsü Öğrencilerinin Yolculuğu 01-01-1970 02:00 Gürsu Köyü’nün Ulu Çınarı ve Hayat Veren Suyu” 01-01-1970 02:00 “Sarı Öküz’ü Verdiğimiz Gün Kaybettik 01-01-1970 02:00 “Emeklilik: Onurlu Bir Yaşam mı, Sessiz Bir Terk Ediliş mi?” 01-01-1970 02:00 “Mezhep Savaşları ve İnsanlık Dramı: 01-01-1970 02:00 Salih Korkmaz ile Geçmişe Yolculuk 01-01-1970 02:00 Nardugan Bayramı 01-01-1970 02:00 “Erbaa Depremi: Bir Milletin Hafızası ve Geleceği İçin Bir Uyarı” 01-01-1970 02:00 Ortadoğu’da Çatışmanın Maskeleri 01-01-1970 02:00 “Kadın Hakları ve Gelecek: Kölelik mi, Özgürlük mü?” 01-01-1970 02:00 Cumhuriyetle Hesaplaşmanın Şifresi 01-01-1970 02:00 ZANA DERESİ - ROMA HAMAMI 01-01-1970 02:00