Bizim Oba köyünde Davun Tepesi adıyla malum bir mevkii var. Genelde köylerde mevkiler iç içedir. Arazinin batı yönüne düşen ve tepeye hudut olan kısmı dedemin emmisinin çocuklarına aittir. Hemen aşağısındaki tarla da dedemin üstüne kayıtlıdır. Tarlanın mevkisine Tuzla diyoruz nedense. Belki de tarla öncekilerin koyun tuzladıkları yerdi. Aynı zamanda bu mevkii eski yerleşim yeridir. Eski yerleşim yeri olduğuna dair o kadar çok emare mevcut ki...
(Eskiler bilir; davara belirli sürelerde tuz verilmezse etinde ve sütünde istenilen tad bulunmaz. Bilirim; tuzsadıklarında tuzlaya gelirken birbirlerini kırarlar.)
Koyun tuzlamak da neyin nesidir? Helbette çoban olmayanın bilmediği, bilmeyeceği bir husus. Bilmek gibi bir görevi de olamaz. Son elli seneden beri bir modern çağ ve asri yaşam hengamesi sürüp gidiyor. İcatlar, gelişmeler ve yenilikler bunu gerektiriyor. Hatta bu modern asrın ne tadında ne de tuzunda bizim bir katkımız yok. Kim ne derse desin yok! Belki birkaç dirhem düşünce ve imal-i fikir olabilir ama ötesi yok; yani hayal meyal! İmalat ve teknik yok. İmkan da yok! Çünkü üretim imkanları kısır. Düşünce iklimi kurak ve çorak!
Düşünen insan zor insandır; aldım kabul ettim demez. Gazali felsefesiyle Türk milleti sulak arazide kuraklığa mahkum edilmiştir. Düşünce iklimi sarak sararuk bir ortamdır.
Yine çok derine daldım. Bir şey daha var ki:
Karşı fikir karşı sanayii karşı teknoloji karşı duruş ve davranış olmadan ve dünyada kabul görmeden hiçbir şey olmaz! Karşı siyaset karşı kültür karşı sosyal yapı olmadan olmaz! Bunlar da ha deyince olmaz!
"Hırsla kalkan zararla oturur."
Mezkûr Tuzla mevkisindeki tarlaya gittiğimizde bazı bazı konuşurken, laflarken lafdan lafa geçerdik ve valide geçmişi yad etmeye başlar ve derdi ki:
"Şu karşıdaki yama tarla Sepetli köyünden falancanın olması gerek. Babam bu tarlayı "ortakçı" olarak ekerdi. Yahut "ortakçı" olarak biçerdi ve harman ederdi. Ben de yanlarında olurdum. Şu goca pelit ağacına "salıncak" kurarlardı. Akşama kadar orada oyalanırdım, sallanırdım."
Anlattığı zamana dair bir tarih veremem ancak yetmiş sene öncesi diyebilirim. Tarla sahibinin kendilerine çok az dene verdiğinden söz ederlermiş evlerinde ikide bir. Tabii olarak tohum ve alet edevat mülk sahibindense geriye kala kala "marabalık" kalıyor! Bir de ayrıca mecburiyet varsa ötesini konuşmanın lüzumu olmaz!
Bu "ortakçılık" meselesini düşünürdüm, sorardım, araştırırdım içinden çıkamazdım; aradığım cevabı alamazdım da. Oysa "ortakçılık" bir sistem olup Osmanlı'dan beri devam edegeliyor. Mülk sahibi tarlasını veya arazisini "marabaya" veriyor. "Maraba" araziyi işliyor, ekiyor, biçiyor, harman ediyor ve mülk sahibiyle bölüşüyor. Valide, aklına geldikçe mesele hakkında konuşur durur, bildiğini söyler, bilmediğini geçer ve lafının nihayetinde bölüşümün -üleşimin asla adil olmadığını sözlerine ekler; hâlâ sorunca tekrar eder.
Helbette zaman geçtikçe inceledikçe, üstüne düştükçe Osmanlı'da köylünün durumunu öğrenmeye başladım. Köylünün durumuna kafi düzeyde olmasa da vakıf oldum. Osmanlı'dan önce Roma'da, İran'da ve Turan'da insanların nasıl bir hayat sürdüğünü az çok öğrendim ve hayatın gidişatını kendimce bir yere koydum. O koyduğum yerde dursun varsın!
Osmanlı'da köylü (reaya) tarım ve hayvancılıkla uğraşırdı. Köyler küçüktü ve nüfusu azdı. Köyler idari düzenin en alt kademesinde yer alıyordu. Tabii ki Osmanlı'nın en mühim gelir kaynağı köyler ve köylülerdi. Mufassal Deftere köylüler Dirlik sahibinin adına göre kayıt edilirlerdi.
(Bu konulardaki çalışmalarıyla ülkemizde ilk olma durumunda bulunan Ö. L. Barkan önemli bir bilim insanıdır. Bu yazıyı yazmama neden de elli sene evveline ait ortakçılık üstüne kaleme aldığı makalesidir. Makalede esir kullar hukukunu işlese de başka eserlerde "hür reayanın ortakçılığı" konusuna da eğildim.)
Osmanlı'da köylünün kendi sahip olduğu arazi veya meskeni yoktu. Fakat devlet işlediği, vergisini verdiği sürece elindeki araziye ve meskene dokunmazdı, arazi bir bakıma zilliyeten babadan oğula geçerdi. Askerlik olayı da tamamen farklıydı. Sipahi veya tımar sahibi asker olacak kişileri seçer ve talim ederdi. Ata binmeden kılıç kuşanmaya kadar askeri eğitimden geçirdikten sonra sipahi veya tımar sahibi talep edildiğinde elindeki askerlerin orduya katılmasını sağlardı.
Tanzimat Fermanı'nı takiben Arazi Kanunnamesi yayımlandı. 1858 yılından sonra özel şahıslar bir araziyi kendi nam ve hesabına tapulama hakkı elde ettiler. Daha önceki dönemlerde mülk ve miri arazi düzeni geçerliydi ve fakat umum halka hitap etmiyordu. Ayrıca Vakıf arazi sistemi de vardı. Köylü sadece miri araziyi işliyor ve tasarruf hakkını kullanıyordu. Mülk edinemese de vergisini verdiği müddetçe mülkü gibi ekip biçiyordu. Yine de işler ve hizmetler tımar -dirlik sahibinin gözetimi altında gerçekleşiyordu.
Köylerde muhtar yoktu. Tımar sahibi veya kadı yahut kadının yerine köy imamı yönetici vasfını haizdi. Daha sonra köy kethüdası umuma ait işlere bakmaya başladı. Yeniçeri Ocağı kaldırılınca İstanbul'da 1829'da muhtarlık tesis edildi ve mahallelerdeki asayiş ve diğer işlerin yerine getirilmesi ve takip edilmesi sağlandı. 1833'te Kastamonu'da ikinci bir muhtarlık teşkilatı kuruldu. Aynı sene içinde Bolu'da halkın reyine başvurularak muhtar seçimi gerçekleştirildi. Tanzimat Fermanı sonrasında süreç devam etti gitti...
O halde tam anlamıyla "ortakçılık" ne idi?
Ş. Pamuk eserinin "Anadolu'da Marabalık ve Ortakçılık" kısmında Trabzon Konsolosu Palgrave'den alıntıyla şöyle diyor:
"Arazisini kendisi işlemeyecek durumda olan veya işlemek istemeyen toprak sahibi, işini yaptırmak için bir ya da daha fazla "maraba" tutar. "Maraba" bir tür kiracı veya ürün ortağıdır.
Anlaşma bir takvim yılı için yapılır ve üretimin eşit olarak bölüşülmesine dayanır."
Ancak tohumluk, alet edevat ve öküzler toprak sahibi tarafından sağlanmış ise, bu katkılardan dolayı katkı tutarı harmanda mahsulün marabaya ait olan kısmından düşülür.
Bina yapımında da aynı düzen geçerlidir. Vergiler, kayıp ve zarar ziyan da aynı şekilde yarı yarıya paylaşılır.
Burada hür köylüler için geçerli durumdan söz ettim. Ayrıca savaş esirleri için de benzer hal ve durum söz konusudur ancak savaş esirlerinin marabalık vaziyeti farklıdır. (Bu konuda Ö. L. Barkan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nda 15 ve 16'ncı asırlarda Toprak İşçiliğinde Organizasyon Şekilleri -Kulluk ve Ortakçı Kullar adlı makalesine müracaat edilebilir.)
Ücretli ve gündelikçi çalışanlardan da bahsetmek icap ediyor. Ortakçılık gibi değildi tabii olarak. Ücretli çalışmak isteyenlerle mülk sahibi arasında bir ücret anlaşması yapılıyordu. Gündelikçi konusu biraz da menfi bir durumu ifade ediyor. Onun için bazı hallerde gündelikçi ve kimsesizlere dair tahrirlerde "onun bunun ianesi ile geçim temin eder" kaydı düşülüyordu.





