ANILARLA ADIM ADIM

Oba Köyü

  1971 yılının Eylül ayında ilkokula başladım. Tabeladan aklımda kaldığı kadarıyla Oba köyüne İlkokul 1944 yılında, "Kehin Altı" olarak bilinen mevkiide, köyün alt hududunda, hemen yokuşun başında bahçeli bir sekinin düzüne bina edilmişti. Zannediyorum ki sonradan köy heyeti kararıyla okulun yeri mevcut sahiplerine satıldı.

  Zamanla köyün güney istikâmetinde büyümesiyle okul hem köye uzaklaştı anlaşılan; hem de demek ki eskidi, yıprandı, köhnedi ve hizmet ömrünü tamamladı. Hizmet veremez halde olmasından ötürü bir karar alındı, yıkıldı ya da terk edildi ki üç veya dört sene "Köy Evi" okul olarak kullanıldı. Bu esnada da bugünkü okul inşaatına başlandı besbelli. Eskiler vaktinde, okulun konumlandığı tepeye "Dün tepe" adını vermişler. Okul burada 1974 yılında eğitim - öğretime açıldı. Yâdımda öylece saklı kaldı; dördüncü ve beşinci sınıfları bu yeni okulda okudum.

  Bu arada artık "köy okulları virane ve harabe halde;" yeniden inkişaf edebilmek için milletin değerlerine inanmış insanları ve eğitim kadrolarını acilen bekliyor.

  Oba köyünde sayılı birkaç kişi dışında medrese, rüştiye veya idadi tahsili olan kimse yoktur. Elbette imkanı olanlar ilkel şartlarda belki köyde veya köy dışında başka bir yerleşim biriminde okuma yazma öğrenmişler. Bu durumu vaktinde yaşı kafi gelenlere sorup öğrenmediğim için şimdi sadece tahmin yürütüyorum.

  Ayrıca, "çavuş" ve "onbaşı" kelimeleri benim böyle bir yorum yapmama müsaade ediyor. Çünkü askere gidenler içinde okuma yazma bilenlerin askeri eğitimden geçerek  "çavuş" veya "onbaşı" rütbesi aldıklarını ve bu rütbeyi ömür boyu bir madalya gibi üzerlerinde taşıdıklarını biliyorum. Bir taraftan da "Ali okuluna gittim askerde" diyenlerin sesleri  kulağımda yankılanıyor sanki!

 "Onbaşı" kelimesi de "çavuş" sözcüğü  kadar okuma yazma bilmeye delalet ediyordu fazla değil elli sene evvelinde.

  Okul 1944 yılında açılana kadar, Cumhuriyet döneminde, iptidaî şartlarda 1915'ten sonra dünyaya gelen çocuklara Şaban Efendi'nin Latin harfleriyle okuma yazma öğrettiğine kanaat getiriyorum. Kaldı ki bu durum hakikattir. Şaban Efendi bir "eğitmendir" aynı zamanda.

  Namını "Sarı Osman" olarak bildiğim Osman emmime okuma yazma ve araba ehliyeti konusunda sorunca; benden kalem kağıt istedi ve el yazısıyla yazmaya başladı. "Bunu rahmetli emmimden öğrendim" dedi. 

 Trafo meydanında duran traktörünün römorkunda tebeşirle veya kömürle kazınmış "Hususi" kelimesi otuz kırk sene önce her oradan geçtiğimde gözüme çalınıyordu. Bu kelime onun bir vasfıydı belli ki!..

 "Çavuş" ve "onbaşı" dedim ya aklıma takıldı. Adını anacağım kişilerden ekserisinin doğum tarihi eski lisanla tevellüdü ihtimal ki 1930 yılından öncesine dayanıyor:

Ahmet Çavuş

Bilal Çavuş

Emin Çavuş

Mustafa Çavuş

Bekir Çavuş

Yusuf Çavuş

Tahsin Çavuş

Kaya Çavuş

Hasan Onbaşı

Ömer Onbaşı

Ali Onbaşı

Kadir Onbaşı

Veli Onbaşı

 

 Aynı zamanda Şaban Efendi, Hasan Onbaşı, Veysel Efendi ve Emin Çavuş gibi şahıslar okuma yazma çağındaki çocukları "ağız mektebinde" okutmuşlar.

"Ağız mektebi" hikayeleri de beynimin bir köşesinde öylece tazeliğini koruyor.

  Düntepe'de okulun önündeki düzlükte genelde bahar - yaz aylarında gençler futbol oynarlardı. Voleybol sahasında voleybol oynayanlar da olurdu. Raşit hoca ve Abidin hoca ilk aklıma gelen voleybol oyuncuları oldu. Köylünün bazı zaman ikindiden sonra geniş katılımla gençleri seyrettiklerini anımsıyorum.

  Camii ve Köy Evi'nin bugünkü yerlerine  zamanın muhtarı Musa Özcan tarafından bina edildiğini anlattılar; anlatanlara kulak vere vere öğrendim. Yedi adet çeşme de öyle. Köyü Taşova'ya bağlayan yol da aynı şekilde.

  Tarihten beri evlerde kullanımlık su harktan, çaydan veya su gözü yakınsa oradan insan gücüne dayalı olarak temin edilmiştir. Çünkü bugünkü su tesisatı sistemi tarihte henüz bilinmiyordu. İnşaat sektöründe yenilikler oldukça imkanlardan yararlanılmaya başlandığı görülüyor.

  Son kırk sene içinde doğup büyümüş insanların tozpembe hayatın tam da ortasına doğduklarını ibtidaî dünyadan bihaber kaldıklarını ve mesuliyetsiz  yaşadıklarını söylemek üzerime vazife oldu; çünkü dünyanın önünü ardını düşünmeden yaşayan insanlık telaş içinde ve sanki ebed -müddet dünyada kalacakmış gibi son tahlilde!..

  Oba köyüne Kaya Özgen muhtarlığında imece usulüyle iki adet köy çeşmesi yapılmıştır. Çeşmelerden biri Ahmet Kahyaların diğeri ise Eyüplerin evlerinin sınırındaydı; Ahmet Kahyaların oradaki çeşme halen hizmet vermeye devam ediyor. Çeşmenin suyu ihtimal ki hâlâ Yar Tepesi mevkiinden geliyor. Köy şebeke sistemine bağlanmış olacağını da düşünüyorum.

Oba köyüne Camii bina eden Hacı Reşit Ağa'dan bahsettim yazılarımda. Camii vaktinde köyün alt başında, Yunnak adıyla malum mekanın yüz metre doğusundaki bahçede bina edilmiştir. Mevcut durumda bu bahçede veya üst hududunda bahçenin bugünkü sahiplerinin hanelerinin bulunduğunu söylemeliyim. Camii haziresinde köy halkından kabri olanlardan da bahsetmek lazım; gayrı halde hatırları kalır.

  Oba köyünde, Dağıstan’dan gelerek Sepetli’ye yerleşen ilerleyen yıllarda Samsun Müftüsü olan Mehmet Ali Hafız’ın akrabası, babası veya dedesinin imamlık görevinde bulunduğunu M.Ali Hafız'ı anlatan bir yazıdan okumuştum. Yanılma ihtimalim de mümkün! Ağına erişebilirsem aynı yazıyı yeniden okuyup incelemek ve hususu kesinleştirmek isterim. Eğer yanlış anlama söz konusu olmuşsa da özür dilerim.

  Eskiden yani Cumhuriyet’ten evvel imamların devlet memurluğu söz konusu değildi. Ücretini hizmetinde bulunduğu insanlar yani köy, mahalle, yerleşim yeri veya Evkaf Dairesi  ödüyordu. İmamların memuriyeti Diyanet İşleri Riyaseti ile beraber başladı; o da zamana yayılarak çok sonraları tamamlanabildi. Hikayesi derin de nihayet 1965 yılında 657 sayılı kanuna tabi oldular.

  Taşova kazası 1970’lerden evvel asgari düzeyde göç verse de asıl 1970'li senelerden sonra gurbete göç verdi; 1980 yılından sonra kapalı ekonomik modelin, açık seçik ekonomik modele terfi etmesiyle kırsal kesim şehrin ve kapitalizm saltanatının yolunu tuttu. Kırsal kesim ya da taşra "kapalı ve kendi halinde yaşam ve geçim" zırhını veya kabuğunu 24 Ocak kararları ile kırdı bana kalırsa...

  Kapitalizm ne kadar acımasız ve ne kadar merhametsiz ki adı konulmasa da modern bir kölelik düzeni oluşturdu. Hayatın sadece "paradan ibaret olduğu" hissiyatını beyinlere yerleştirdi. Bugün bu hissiyatı "silkelemek; savurup atmak ve biraz olsun sakince yaşamak" fikri dahi düzenin sahiplerini rahatsız ediyor; bir adım ilerisinde kızdırıyor...

  Eski devirlerde hatta elli sene evvelinde bebekler ahşaptan imal edilmiş şekli şemali kendine özgü beşikte yatarlardı; az buçuk sakıncası varsa da beşikte yata yata büyütülürlerdi. Demir veya diğer madenlerden hatta altından dahi beşik imal etmişler vaktinde. Beşik kendine has parçaları da olan bir gereçtir. Belki insanlık nice uğraştan nice tecrübeden sonra geliştirebildi beşiği; tarihi sürecini geçmişini hiç incelemedim.

  Bebek, beşiğe eli kolu dahil beşik sargısıyla sarılmak suretiyle beleniyordu. Fakat, kanımca bu sargı türü, modeli veya şekli tehlike arz eder nitelikteydi. Çok sıkı bağlandığı için bebeğin veya çocuğun hareket kabiliyeti kısıtlanmış oluyordu. Nefes alma sıkıntısı doğurabiliyordu. Bu yüzden bebekte veya çocukta ufak tefek arıza dahi meydana gelme olasılığı vardı; bu hâl olasılıktan birkaç derece öteye  geçebiliyordu belki de...

  Neyse ki bugün ilerleyen tıbbiye ilmi sayesinde bazı sakıncaları yavaş yavaş ortadan kaldırdılar. Çocuğun nefes almasına ve bedeninin hareket etmesine mani olan "beleme" geleneğine çözüm ürettiler. Son yıllarda ise tamamen iyileşme sağladılar.

  Eskiden yani otuz kırk sene önce bugünkü gibi hazır bez yoktu. Beşiğe "höllük" adı verilen doğadan temin edilen, kendine mahsus özelliği olan, sadece belirli yerlerden alınan ve kullanmadan evvel mutlaka ateşte kavurulan toprak konuluyordu. Toprak görüntüsüyle kokusuyla tabii haliyle  kıvamında olmak durumundaydı. Her tür toprak höllük niteliği ve özelliği taşımıyordu zaten.

Oba köyünde bir mevkinin adı sırf bu sebeple "Höllüklüğün Dere" olarak bilinir.

  Çocuk büyütmek, yaşamak, geçim temin etmek geleneksel çevrede, ailede, ana babaya ceddinden bakiye kalmıştı. Hane düzeni de asırlara dayanan bir geleneğin ve göreneğin ürünüydü. Dışına çıkılması neredeyse imkansız gibiydi. "Konu komşu ne der" kaygısına sarınmış bir hayat düşe kalka sürüp gidiyordu...

  İnsanlar mutlu ve huzurlu muydu? Nasıl ifade edebilirim ki? Kanımca mevcut durumu sürdürmeye ve muhafaza etmeye mecburdular!..

Eskiler bundan mütevellit derlerdi ki:

"Allah gördüğümüz günden geri koymasın!"

 

Tam da bu noktada fikir beyan edecek olsam...

Demeliyim ki:

"Huzur kim ne derse desin biraz da; biraz da değil ziyadesiyle maddiyata bağlıdır."

  İnsanların sülale adlarıyla, lakaplarıyla ve ünvanlarıyla anılmaları soyadı kanunundan önce bir nevi zorunluluk ve sanki mecburiyetti. Çocukluğumuzda ve yeni yetmeliğimizde adamlara çoğu kere lakaplarıyla, şöhret buldukları isimleriyle hitap ederdik; kimseden olumsuz bir tavır da görmezdik. Gelenek görenek adet böyleydi...

  Mesela Oba köyünün mezarlığının kenarı tıkalı değildi. Öyle ki kamu adına veya ferdi olarak sahiplenme arzusu yıllarca yıllarca ötelerdeydi. Birlik ve beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma, hürmet ve muhabbet, ehemmiyet ve kıymet daha mühimdi, daha öncelikliydi. Toplumun özünde yaşayan görgü kurallarına asla iltimas edilmezdi.

1975 yılında veya sonraki yıllarda, o yılların moda inşaat malzemesi briketle bütün etrafı fırdolayı çevrildi. Rahmetlik babam Ali Usta, bir duvar ustasıydı. Mezarlık duvarının örülmesinde "imece" usulüyle Veli Usta, sanırım Ziya Usta ile birlikte çalıştılar. Köyde duvar ustalığı yapan her bir ferdin duvar işinde çalıştığını ve diğer halkın da yardımcı olduğunu ifade etmek istiyorum.

Belirtmeden geçersem asla olmaz:

  Köylünün veya beldenin köye ait, beldeye ait bir işi, bir hizmeti içtimai kontrat dahilinde beraberce kotarmasına "imece" deniyor.

  Bunun haricinde köylerde ayrıca "salma" adında bir gelir türü bulunuyor. Köy Kanunu dahilinde Köy İdare Heyeti'nin köydeki işlerin görülmesi için hane başına döktüğü nakdi veya aynî gelire "salma" adı veriliyor. Ancak, tediye usulü farklı olabilir bugün dahi...

  Buraya kadar tamam da 01 Ağustos 2023 tarihi itibariyle yeni edindiğim bilgiler tahtında konuya kısa bir ilave yapmak geçiyor içimden. Bu ilave edeceğim bahsi çok önemli buluyorum.

O da Taşova kazasına ilk Müftü ataması hakkında olacak.

  Hikaye, okumuş insanları hocaları eğitmenleri öğretmenleriyle şöhret bulmuş yerleşim tarihi Türklerden çok çok evveline dayanan hatta Şeyh Nureddin Alpaslan Vakfiyesi'nde adı kayıtlı Sepetli köyünün eski muhtarı, eski İl Genel Meclis üyesi çocukluk arkadaşım Metin Eraslan'a aittir.

Çok kıymetli ve Sayın Okurlar;

Burada kısaca hususu izhar etmek istiyorum:

Taşova kurulduktan sonra İlçe Müftüsü tayin edilecektir. Amasya'da veya Tokat'ta heyet toplanmıştır ve neticede on sual belirlenmiştir. Bu on soru Müftü tayin edilecek şahsa sorulacak ve cevap alınacaktır. Tayin de ona göre tevdi edilecektir.

 Heyet Sepetli köyüne gelerek Mehmet Ali Hafız'la görüşmüştür. Fakat Hafız on sorudan altısına doğru yanıt verebilmiştir. Heyetin fikri olumsuzdur. Derken Hafız, Recep Hafız'dan bahseder heyete. Yanına varırlar. Mübarek on soruya on net cevap vermiştir. Heyet memnundur.

  Sonuçta Taşova Müftüsü belirlenmiştir ve kendisine konu beyan edilmiştir. Fakat Recep Hafız bazı gerekçelerle görevi kabul etmemiştir. Gönlü ille de Mehmet Ali Hafız'ın Taşova'ya Müftü atanmasından yanadır. Birkaç sebep sunmuştur.

 

Bu sebepler içinde kendisinin çoluk çocuğunun olmaması ilk nedendir.

İkinci nedense Mehmet Ali Hafız'ın kalabalık bir ailesinin olması ve işe ihtiyaç duymasıdır.

Üçüncü bir neden de heyetin Mehmet Ali Hafız'ın cevap veremediği sorulara takılıp kalmasıdır.

Kendisine meselenin bu yönüyle itirazda bulunan heyeti hemen orada cevaplamıştır ve demiştir ki:

"Zamanla onları da öğrenir."

 Helbette arkasında dahi bir hafız, fetva verecek düzeyde yüksek bir ilimle donanmış Recep Hafız vardır. Ayrıca çalışma ortamı insana öğrenme yetisi ve melekesi arz etmektedir. Zaten tecrübe de budur. Heyet nihayet ikna olmuştur.

Ve sonunda Mehmet Ali Hafız ilk Taşova Müftüsü olarak tayin edilmiştir.

Konuyu şu cümle ile bitirmekte bir beis olmasa gerek:

Recep Hafız ve refikası ömürlerinin son demlerini Öğretmen Cafer Yufkacı'nın hanesinde ikmal etmişler.

Bütün Taşova halkının geçmişlerine Yüce Allah'tan rahmet ve mağfiret dileniyorum.

Enver Seyhan

2019