Uzun bir süredir tatilde olduğunu bildiğimiz Cuvapçı Memet Aga’yı ziyaret ettik. Özlem giderdik. Muhabbeti ısıttık sohbetin altını yakmadan. Dostluğu demledik. Divan şairinin dediği gibi;
Çayınız rengindir lal-i leb-i dilber kadar
Sohbet-i ihvanınız şirindir sükker kadar
(Çayınız dilberin dudağının yakut kırmızısı kadar renklidir/Dostça sohbetiniz şeker kadar tatlıdır)
Çaylarımızı yudumlayıp şeker tadında bir sohbet yaptık. Ona ilçeyi özlediniz mi diye sorduk; yeniyi değil ama eski ilçeyi çok özlediğini bize Şair Yahya Akengin’in ‘Sılamdır ve oradan bir selam gibi gelir/kalbimin en eski ağrıları) dizelerini hatırlatarak anlatmaya koyuldu.
‘Çocukluğumun ilçesi sadece bir coğrafya değil, dostluğun samimiyetin hal hatır sorulan sıcak bir yuvaydı. Bu gün ki şehirlerin sembolleri beton binalar, sokak boyunca dizili arabalar, bulvar, vitrin, ışıklar ve insan ruhunda yarattığı sıkıntı.
Büyüdükçe kalabalık arttıkça yalnızlıkların derinleştiği, herkesin bir yere yetişmeye çalıştığı, sürekli hareket halinde zamanımızın insanları. Samimiyet dostluk dayanışmanın yerini kalabalık gürültü ve yabancılaşma almış.
Bahçeli evlerin yerine yapılan beton binalar insanımızın tabiatla olan bağını koparmış, doğadan uzaklaştıkça kendinden de uzaklaşan, birbirinin adını bilen insanların yaşadığı şehri, günümüzde ‘Selamsızlık’ duygusu ile birbirinden habersiz yaşayan kalabalık haline dönüştürmüş.
Doksanlı yılların başında ülke çapında yapılan bir ankete göre halkımızın %90 ı bahçe içinde müstakil ve tek katlı bir evde yaşamak istiyor. Bu toprağa doğaya olan bağlılığımızın bir işaretidir.
Türk insanının hayatında evin özel bir yeri ve önemi vardır. Evlerimiz sadece bir barınak değildir orada yaşamdan yaşanmışlıktan izler bulunur Çehov ‘Hasta insanı, kendi evinin duvarları bile iyi eder’ demişti. Evlerimiz bizim olmalı o evlerden kendi göğümüzü seyretmeliyiz. Yeni evlerimizi yan yana üst üste ekleyerek yeni şehirler kurduk.
Bizim kültürümüzde her ev yapan kişi ‘Güzellik sevgisi’ ve ‘İnsanın dünyada esas vazifesi dünyayı güzelleştirmektir’ düşüncesine uygun olarak ve de komşunun hakkını, mahremiyetini, manzarasını yahut ışığını ihlal etmemek gibi bir hukuka uyarak inşaat yapmak vardı. Amasya’da İstasyon Caddesinde caddeyi karanlıkta bırakan, karşı apartmanların güneşine mani olan bir yapılaşma Turizm kenti Amasya’mıza hiş yakışmamış.
O yılların çocukluk coğrafyası bizim için bir sığınaktı. Yeşilırmak, köprü, mahalle, sokaklar, top sahası sadece ruhumuzu diri tutan, hatıralarımızın yaşadığı bir doğa parçası değil, bize kim olduğumuzu hatırlatan hafıza parçalarıydı.
O yılların ilçesi insanlığın tamamen bozulmadığı, sıcak insani ilişkilerin olduğu, selamın anlamının olduğu, sevincin ve acının birlikte yaşandığı ve paylaşıldığı bir dünya idi. Eski arkadaşlıklar, dostluklar hatta aşklar hesabi değil, hasbi idi. İnsanların birbirlerine ‘Nasılsın, iyi misin’ dediği anlar azaldı.
Bir atasözümüz ne güzel söylemiş ‘Dünyada insanın namıdır kalan/Gerisi yalandır, yalandır, yalan’. Bu ilçede muhabbetleriyle kendini sevdiren, eskilerin hoş sohbet ağzına baktırır dedikleri gönlü gani, eli öpülesi kişiler yaşamıştı.
Eski ilçemizi artık bulamadığımız için yaşadığımız yeni ilçede tam anlamıyla yerleşik hissedemiyoruz kendimizi. Evet şimdilerde ilçe ışıl ışıl ama sıcak değil, kalabalık ama dostsuz, hareketli ama ruhsuz. Geçmiş ilçe belki yoksuldu ama sıcak insan seslerinin yankılandığı bir yerdi.
Yeni ilçede yaşayan insanların hissettiği açıklayamadığı sıkıntı, insanların birbirlerine dokunmadan yaşadığı bir telaş içinde ömür sürdüğü modern hayattı. Modern hayat bizi ne kadar değiştirmeye çalışsa da insan ruhu o kaybolan coğrafyayı ve o iklimi hatırlamadan edemiyor.
Cuvapcı Memet Aga ile eski yaşamlara dair yaptığımız sohbette çocukluk anılarını, kaybettiğimiz tanıdıklara ait hatırladıklarımızı söze döküp geçmişi günümüze taşıdık. Geçmişi bu güne taşırken sadece tek tük kalan o eski mekanların değişimini; Hamamın, Cezaevinin, Hükümet binasının, Lisenin ve bahçesinde ki çınar ağacının zaman içinde nasıl sessizce kaybolup gittiklerini paylaştık. Ahmet Haşim’in yakındığı gibi ‘Hep hatıralar ki geçen günlere inler’ satırlarıyla dertlendik.
Cuvapçı’nın son cümleleri susuzluğunu çektiğimiz, sözün filizlendiği, yaşamış olduğu yılların ona kazandırdığı derslerin bir özeti gibiydi:
‘Dünyanın ve insanın fani olduğu hakikatini unutmayan ve unutturmayan bir hayat tecrübemiz olmuştu bir zamanlar. Şimdi yeni ve başka bir dünyadayız. Hiç ölmeyecek gibi yaşamaya başladık. Bu ise hırs ve acımasızlığı beraberinde getirdi.
Şu dünyada insan olmaktan başka bir vazifemiz yok. İyiliğe nezaketin, bilgiye üslubun, imana muhabbetin, dindarlığa görgünün eşlik etmesi beklenir. Bütün bunlar ‘edep’ dediğimiz harç cümlesindendir.’
Okuyucularımız yazdıklarımızı basit bir geçmiş güzellemesi olarak değerlendirmesin. Birbirimize yazmayalı çok oldu. Yalnızlık bizi korkutuyor. O yüzden çocukluğumuza sığınıyoruz. Behçet Necatigil’in belirttiği gibi;
‘Şimdi hangi kitaplardan/Öğreneceksiniz onu/Gelmiyorsa bazı şeyler/Çocukluğunuzdan geçerek.’
Yeni sohbetlerde buluşmak dileğiyle…
Naci Konyar






