Kültür; bir milletin tarihsel süreç içinde oluşturduğu maddi ve manevi değerlerin bütünüdür. Dilidir, inancıdır, geleneğidir, sanatı, edebiyatı, düşünce biçimi ve yaşam tarzıdır.

Türk kültürü ise binlerce yıllık tarihsel birikimi, farklı coğrafyalarla kurduğu etkileşim ve güçlü toplumsal hafızasıyla dünya kültürleri arasında özgün ve köklü bir yere sahiptir.

Mesele sadece geçmiş midir?
Hayır.

Bir ulusun kültürünü koruması ve yaşatması, yalnızca geçmişi muhafaza etmek değildir; aynı zamanda geleceği inşa etmektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün

“Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkaracağız” sözünden kastedilen; dilimiz, tarihimiz, sanatımız, geleneklerimiz ve düşünce birikimimizdir.

Amaç geçmişi kutsal bir müze vitrininin içine koymak değil; onu geliştirerek ileriye taşımaktır.

Çünkü geçmiş sadece “olan” değildir.
Geçmiş; kimliktir, benliktir, gelenektir, yaşamın kendisidir.

Ve yaşam kritik bir noktadır.
Nasıl yaşadığın, neye inandığın, dünyayı nasıl anlamlandırdığınla ilgilidir. İşte bu anlamlar, zamanla mitolojik hikâyelere dönüşür; hikâyeler sembolleri üretir. Semboller ise bir milletin hafızasında yer edinir, hatırlanır, hatırlatır ve saygı görür.

Eee. Hatırlasak ne, hatırlamasak ne değil mi?
Bu kadar basit değil aslında.

Neden mi?

Bugün kendi sembollerini tanımayan bir nesil, yarın ulus ruhunu kaybedebilir.

Abartmıyorum.

Hatta duyarsızlaşarak bir güç olmaktan uzaklaşabilir.

Yani, Türküm dediğin bu topraklarda, Türkiyeliyim demeye, umut hakkı gerekçeleriyle, hep hatırlamamız gereken, ders çıkartmamız gereken acı olayları unutmaya başlayabiliriz. Bu nedenle kültür, sadece geçmiş veya gelecek değil, ulusun doğrudan kendisidir. 

Ziya Gökalp bu yüzden, “Millet, kültür demektir; kültürsüz millet, köksüz ağaç gibidir.” der.
Cemil Meriç ise, “Kültür, bir milletin hafızasıdır; hafızasını kaybeden millet, kimliğini de kaybeder.” sözleriyle geçmişin sembollerine, hikâyelerine yani mitolojiye dikkat çeker.
Ahmet Hamdi Tanpınar ise meseleyi zamana bağlar ve “Kültür, bir milletin zaman içinde verdiği ortak cevaptır.” der.
Yani aslında geleceğin anahtarını gösterir.

Aklınıza şu soru gelmiş olabilir:
“Geçmişte mi yaşayalım?”

Elbette hayır.
Atatürk’ün söylediği de tam olarak bu değildir.
Geçmişi alacağız, anlayacağız, içselleştireceğiz ve çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine taşıyacağız.

Peki nasıl?

Aslında çok basit.

Önce geçmişimizin sembollerini tanımalıyız.

Mesela Türk kültürünün temel karakterleri vardır.
Bozkurt…
Zor zamanlarda millete yol gösteren bir rehberlik sembolüdür. Bu nedenle bir kesime ait sembol olamaz. Parmaklarımızla oluşturduğumuz bozkurt işareti, bir partinin veya zümrenin değil, Türk dünyasının, kültürünün sembolüdür.

Demircilik…
Bugün İsviçre ile onun çelik sanayisi ile özdeşleşmiş gibi görünse de Ergenekon Destanı’nda demir dağları eriterek özgürlüğe ulaşan Türk halkının simgesidir.

At…
Hem savaşın hem yolculuğun vazgeçilmezidir; özgürlüğü ve hareketliliği temsil eder. Bügün neyseki Türkmenistan’ın sahip çıktığı Ahal-Teke atı, yalnızca Türkmenlere değil, tüm Türk dünyasına ait tarihî ve kültürel bir mirastır. Bozkır kültürü ve mitolojik anlatıları; Ahal-Teke’nin temsil ettiği Türk at geleneğinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Kartal…
Gökyüzüyle kurulan bağın, gücün sembolüdür. Bu nedenle kartal, yalnızca bir hayvan figürü değil; Türk devlet aklının, mitolojisinin ve inanç dünyasının güçlü bir simgesidir.

Geyik…
Bereketin ve kutsallığın işaretidir. Türk kültüründe kutsallık, yol göstericilik, bereket, saflık ve doğayla uyumun simgesi olarak kabul edilir. Mitolojiden Şamanist inançlara, destanlardan halk anlatılarına kadar derin ve çok katmanlı anlamlar taşır. Bu nedenle geyik, Türk mitolojisinin en zarif ve derin anlamlı sembollerinden biridir.

Bu figürler yüzyıllar boyunca halı motiflerinden mimariye, masallardan halk müziğine kadar hayatın her alanında yaşamıştır.

Ama bugün ne yazık ki birçoğuna yabancılaşmış durumdayız.
Hatta bazılarını reddetme noktasına bile gelmişiz.

Örnek mi?

Ayaz Ata.

Türk mitolojisinde Ayaz Ata; kışın, ay ışığında ortaya çıkan; aç, fakir ve kimsesizlere yardım eden, onlara yiyecek ve barınak sağlayan bir erendir.

Tanıdık geldi mi?

Evet.
Noel Baba.

Ayaz Ata mitolojiye göre ay ışığından var olur. Soğuğu, ayazı ve karı kontrol etme gücüne sahiptir. Başkurt Türkçesinde “Kış Babay”, Kazak Türkçesinde hâlâ “Ayaz Ata” olarak anılır.

Bizim sahip çıkamadığımız, unutturduğumuz Ayaz Ata; zamanla Batı kültüründe Noel Baba’ya dönüşmüştür.
Üstelik mavi kostümü sadece kırmızıya çevrilmiştir.
Kızağını çeken geyikler bile aynıdır.

Resim 1. Ayaz Ata ve Noel babaya ilham olmuştur. Bugün ise kendi özü tarafından reddedilmektedir.

Daha da ilginci, Ayaz Ata’nın ortaya çıkış zamanının günümüzdeki yılbaşı tarihleriyle örtüşmesidir.

İslam’ı Arap kültürü zannedenlerin aksine, yılbaşı kutlamaları Türk kültürüne özgüdür.

Durun, bu daha başlangıç.

Noel ağacı peki?
O da mı?

Evet.
O da Türk kültürüne aittir.

Türk kültüründe adı “Nahıl”dır.
Şaman inancına dayanır ve aslında “hayat ağacı”dır. Osmanlı döneminde, özellikle saray şenliklerinde mumlarla süslenen çam ağaçları kullanılmıştır
.

Resim 2. Osmanlı Minyatürü. Osmanlı saray kutlamasında hazırlanmış süslenmiş ağaç Nahıl. Yılbaşı ağacının temelidir.

Türk mitolojisinde ağaç;
“hayat ağacı”,
“göğün direği”,
“Bay-Terek”,
“Demir Ağaç”,
“Bay Kavak” gibi isimlerle anılır.

Yani yılbaşı ağacı süslemek günah değil, kültürdür. Hem de öz ve öz Türk kültürüdür.

Yerle göğü birbirine bağlayan hayat ağacı, Kayra Han tarafından dikilmiştir. Dalları göğü tutar, kökleri yer altı okyanusuna uzanır.

Dokuz dallıdır; Türklerin dokuz boyu bu dallardan türemiştir. Ülkücülerin 9 doktrinin çıkış noktasıdır.

Devam edelim.

Umay Ana bu ağacın sahibidir.

Bu ağaç “kayın” ağacıdır. Bu yüzden kayın ormanları kutsaldır. Ancak Türkler hiçbir zaman ağaca tapmamıştır, onu Tanrı’ya ulaşan bir araç olarak görmüştür. Türkler için ağaç ve ormanlar, kutsal değerlerdir. Bugün ormanları yakılan, yakılmasına sebep olan kişi ve yöneticiler kültürel ihanet içindedirler.

Şimdi hazır olun.

Bu hayat ağacı hangi filmde karşımıza çıkıyor dersiniz?

Birçok filmde şüphesiz, ama en ses getireni Avatar.

Evet, Avatar.

Pandora adı verilen dünyalarındaki yaşam ağacı, Türk mitolojisindeki hayat ağacıyla neredeyse birebir örtüşmektedir.

Pandora’nın halkı olan Navi’lerin hayat ağacının adı, Eywa’dır.

Filmdeki Eywa ile Navi’lerin kurduğu bağ, Türklerin hayat ağacıyla kurduğu bağdır.

Ancak Avatar filmindeki Navi adı verilen 3m boyundaki yeşil yaratıklarla Hint mitolojisi bağını kurmak gerekir. Avatar, Hint mitolojine en çok bilinen Tanrı Vishnu’dur. Tanrı Vishnu, Navilere çok benzemektedir. Görülen o ki Avatar,  Hint kültüründen alınmıştır.

Resim 3. Hint Mitolojisinde yeryüzüne çeşitli insan ve hayvan figürleriyle inen Tanrı, Vishnu ile Mavi renkli Navi’nin benzerliği dikkat çekicidir.

Peki, Türk kültürü işin neresinde?

Navi’lerin yaşam ağacıyla kurdukları bağ ve yaşam tarzında.

Filmde, Pandora adındaki dünyalarında yaşayan Navi’ler için Eywa, kutsal bir ağaç olmaktan öte bir tanrıdır.

Pandora’nın tabiat anasıdır.

Kutsaldır yani.

Bütün bedenler ve ruhlar bu kutsal ağaçta toplanmışlardır. Tıp ki Türk kültüründeki hayat ağacı gibi. Çünkü filmdeki Navilerin inanç sistemi, neredeyse eski Türk inanç sistemiyle aynıdır.

Örneğin, Türk Mitolojisinde geçen tanrı Ülgen, Avatar filminde Neytiri’nin babası Eytukandır.

Ülgen’in eşi Umay ise filmde Moat karakteri olarak geçmektedir.

Moat, Eytukan’ın eşi ve yardımcısıdır.

Yani Moat, Eywa’dan gelen mesajları yorumlayan kahindir. Navilerin kutsal ağaca toplu dua etmelerini sağlar.  Pandora’nın dini lideridir. Şamandır yani.

Türk Mitolojisindeki Umay’ın da Avatar’daki Moat’a benzeyen özellikleri bulunmaktadır. O da tabiatın dolayısıyla hayat ağacının tanrıçasıdır ve doğanın verdiği mesajı tüm insanlara ulaştırmakla yükümlüdür.

Umay, Ülgen’in en büyük yardımcısıdır.

Türk Töresinde de kadının, erkeğinin en büyük yardımcısı konumunda olması Avatar’daki Eytukan- Moat arasındaki ilişki ile birebir örtüşmektedir.

Benzerlikler sadece sembolik değil; toplumsal yapı, kadın-erkek ilişkisi, liderlik anlayışı bile örtüşür. Filmde lider öldüğünde yerine kızı geçer.
Yani bir kadın.

Türk töresinde olduğu gibi.

Kültürümüzün zenginliğini unutanlar, onu unutturma yarışına girmiştir.
Hatta kendi ırkını unutup “Arap olduğumuzu” bile söyleyebilmişlerdir.

Arap kültürü elbette zengindir.
Ama bizim onlarla ortak bağımız sadece dinimizdir.

Sözün özü:

Kültürünü unutan, kendini unutur.
Kendini unutan da geleceğini kaybeder.

Ve Büyük Atatürk’ün o unutulmaz sözüyle bitirelim:

Ne mutlu Türk’üm diyene.