Birçok haber kanalında başlık aynı.

Türkiye’nin seçimi.

Önceleri yadırgamıştım.

Ne demek diye düşünmüştüm.

Diğerlerinden farkı nedir ki, adı Cumhurbaşkanlığı veya genel seçimler değil de Türkiye’nin seçimiydi?

Yanıt çok açık aslında. 

Çünkü bu gerçek bir seçim değil, bir tercihtir. Yani bir nevi referandum. 

Geçmişi hatırlayalım.

Çözüm sürecinden üç yıl öncesi.

Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine, Kandil ve Mahmur'dan gelen 34 PKK’lı, 19 Ekim 2009'da Habur'dan Türkiye'ye giriş yaptı.

Grubu on binlerce PKK sempatizanı karşıladı.

Bu kişiler, soruşturma sonrası tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edildi.

Eee. Ne var bunda diyeceksiniz.

O dönemde henüz 3 yıllık hâkim olan A.Y., PKK’lılara önce hoş geldiniz dedi sonra serbest bıraktı.

Nasıl mı yaptı?

TCK'nın “Etkin pişmanlık” hükümleri işletilerek.

Habur sınır kapısında kurulan çadır mahkemesinde, 34 PKK’lı terörist, “Pişman olmadıklarını söylemelerine” rağmen, serbest bırakıldı.

Sonra?

Demokratikleşme süreci başladı.

Aralık 2012 de MİT müsteşarı Hakan Fidan, İmralı’ya giderek Öcalan ile görüştü. 

Bu görüşmenin basit bir olay olmadığı, çözüm sürecinin başlamasıyla anlaşıldı.

Hatırlayalım.

Bir yıl sonra, PKK kurucuları Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez, Paris’te öldürüldü. Teröristlerin cenazeleri, Türk Hava Yollarına ait tarifeli uçak ile İstanbul’a getirildi. 

Tören tam anlamıyla PKK gövde gösterisine dönüştürüldü.  

Sakine Cansız’ın annesi; “artık barış gelsin, analar ağlamasın” dedi ve süreç hızlandı.

İlk iş olarak akil insanlar diye bir gurup kuruldu.

Akil insanlar, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından Kürt meselesinin demokratik açılım ve çözüm süreci kapsamında 4 Nisan 2013 tarihinde aralarında Yılmaz Erdoğan, Orhan Gencebay, Abdurrahman Dilipak gibi toplumun çeşitli kesimlerinden itibarını kazanmış 63 üyeden oluşturulan gruptur. (Kaynak, https://tr.wikipedia.org/wiki/Akil_İnsanlar_Heyeti)

Bu gurubun görevi, Anadolu’yu dolaşıp, PKK’yı, kurucularını ve çözüm sürecini anlatmaktı.

Halkın kafasındaki sorular farklıydı.

Mesela bu iş için kaç para aldıklarını sordular. 

Sizler bu görüşmeleri doğru buluyor musunuz? diye sordular.

Öcalan’ı serbest mi bırakacaksınız, bizi mi alıştırıyorsunuz gibi sorular sordular.

Akiller yetersiz kalınca, Bülent Arınç devreye girdi.

Artık sayın Öcalan demek suç olmaktan çıkmıştır dedi.

PKK'nın kendine ait bayrağını elinde taşımak, Öcalan posterini elinde taşımak suç olmaktan çıktı dedi. Hatta Türkiye'nin sistemi böyle olmalıdır dedi ve demokratik özerklikten bahsetti. Geçmişte bu suçlamalarla cezaevinde yatanların hepsinin çıktığını, düşüncelerini açıklamaktan dolayı ceza alan kim varsa cezalarını erteledik demekle yetinmedi, artık dava açılmayacak dedi.

Ayrıca, Bülent Arınç, Abdullah Öcalan’ın açılım sürecinin önemli bir aktörü olduğunu dahi söyledi.

İkinci iş olarak Başbakan Erdoğan, 30 Eylül 2013 tarihli demokratikleşme paketiyle andımızı bir imzayla kaldırdı, iyi mi?  Halkımızdan çıt bile çıkmadı.

Neyse ki Türk Eğitim Sen iptal davası açtı.  

Karar, beş yıl sonra Danıştay tarafından iptal edildi.

Ancak başbakan, yargı kararını uygulamadı. Üstelik sürecin adı “demokratikleşme” idi.

Sonra ne dedi hatırlıyor musunuz?

Bizim andımız, İstiklal Marşımızdır dedi.

Peki gerçekten öyle miydi?

Birkaç ay sonra AKP’li İzmit Beledisi Mehter Takımı, İstiklal Marşı’nın bestesini değiştirdi ve ilahi gibi okudu. Sonrasında bir furya başladı. Ülkenin her köşesinden bestesi değiştirilerek İstiklal Marşı okumaları duyuldu. Hatta bestenin yanlış olduğunu ve yeniden bestelenmesi gerektiğini dahi ileri sürdüler.

Tüm bunlar devam ederken, Türk sözcüğünden rahatsız olanlar çıktı. Anayasamızdan Türk sözcüğünün çıkartılması istendi. Türküm denmeyecek, Türkiyeliyim denecek diye televizyonlarda tartışıldı.

Hatta Erdoğan, “Anayasadan Türk ibaresinin çıkması süratle lazım” dedi.

Evet. Aynen böyle dedi.

Süreç devam ediyor.

2013 yılı.

Başbakan Erdoğan, meclis gurup toplantısında, alkol ve sigara yasağını şöyle savundu:

“İki tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasa sizin için neden reddedilmesi gerekiyor” dedi.

Sonrasında Atatürk’e, annesine ve milli mücadele kahramanlarına hakaret ve küfredenler çıktı.

Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek, “Atatürk Orman Çiftliği” tabelasını kaldırdı, Atatürk O.Ç. yazdırdı.

Gökçek, tabelaya sığmadı diyerek bir de dalga geçti, iyi mi?

Hürriyet Gazetesi yazarı Emin Çölaşan karşılık verdi.

İbrahim Melih Gökçek ismindeki, İbrahimi kısalttı ve İ. Melih diye bir makale yazdı.

Tabela hemen kaldırıldı ve düzeltildi. Sonra da kasıt yoktu dedi.

Yıl 2017.

AKP Balıkesir milletvekili, Tülay Babuşcu, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında bir tweet attı.

“600 yıllık İmparatorluğun 90 yıllık reklam arası sona erdi” dedi.

Bitmedi.

10 Kasım’da bir tweet daha attı.

İnönü’ye Bizans dostu ve kahpe dedi.

Aslında hedef belli ama, o kadar cesareti yok.

Çünkü şimdilik hedef, Atatürk’ün yakınları ve eserleriydi.

Şimdi sıkı durun.

08.04.2013 tarihinde İzmir Millet Vekili Dr. Aytun Çıray, TBMM Başkanlığına, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’nın yazılı yanıtlaması isteğiyle bir önerge verdi.

Önerge, bazı bakanlık ve resmi dairelerden T.C. ibaresinin kaldırılmasıyla ilgiliydi.

Uzun açıklamalardan sonra önergede şu sorular soruluyor.

(Bu önergeye https://www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-21762s.pdf adresinden ulaşılabilir)

  1. “T.C.” ibarelerinin kaldırılmasının amacı nedir? Asıl rahatsızlık Cumhuriyet sözcüğünden midir?
  2. Yapılacak düzenlemelerle başka hangi kamu kurumlarından T.C. ibaresi kaldırılacaktır?
  3. “T.C.” ibarelerinin kaldırılmasının yasal dayanağı nedir?
  4. Bakanlıklarınızın yaptığı bu uygulamayı doğru buluyor musunuz?
  5. Doğru bulmuyorsanız, durdurmayı düşünüyor musunuz?
  6. T.C.’nin her yerden kaldırılması Türk, Türkiye ve Atatürk adlarının tasfiye edilmesini tasavvur ettiğiniz yeni anayasanızın ön hazırlıkları mı oluşturmaktadır?
  7. T.C. ibaresini kaldırmak için kaç tabela değiştireceksiniz?  Değiştirilecek bu tabelalar için devletin ve milletin kaç parasını harcayacaksınız?

Durun durun, daha beteri de var.

Kadir Mısırlıoğlu.

Erdoğan’ın “hocam” diye hitap ettiği Fesli Kadir.

Keşke Yunan galip gelseydi demişti hani.

Devam etti.

Ne Hilafet yıkılırdı ne Şeriat kaldırılırdı ne Medrese lağvedilirdi ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı diye sığ bilgileriyle öngörüde bulundu.

Hızını alamdı, Mustafa Kemal’le zerre kadar muhabbeti olan cenazeme gelmesin dedi.

Sığ filozof bunları nerede söylüyor?

Atatürk’ün kurduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nde.

Neyine güveniyor?

Yine Atatürk’ün devrimlerine, çağdaş kanunlarına ve demokrasisine güveniyor.

Sonrasında, hani demokrasi vardı diyecek ya.

Neyse.

Erdoğan cenazeye gitmedi.

Ancak AKP tam kadro oradaydı.

Erdoğan mesaj yayınlamakla yetindi.

Ancak İsmailağa Cematinin Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu'nun cenazesine katıldı.

İnsani bir davranış değil mi?

Elbette öyle.

Ancak tüm devlet erkânı da katılınca, devlet törenine dönüştü.

Eeee.

E’si, bir kararnameyle dernek statüsünde faaliyetine izin verilen cemaatler, devlet töreniyle legalleşmiş algısı yaratıldı.

Bu listeyi uzatmak zor değil.

Mesela SADAT.

Cumhuriyet Gazetesinden Sefa Uyar’ın haberine göre;

SADAT’ın kurucusu Adnan Tanrıverdi, 6. İslam Birliği Kongresi’nin açılışında konuştu.

İddialara göre Tanrıverdi, Başkenti İstanbul, resmi dili Arapça olan bir İslam devletleri konfederasyonu kurulmasını önerdi.

Olur mu?

Bilinmez.

Ama Atatürk’ün hiç yanılmadığını bildiğimden, yine ona ve onun emanet ettiği gençlere güveniyorum.

Ne demiş büyük önder;

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Nokta.

Ancak bu yazıyı yazdığım dakikalarda Süleyman Soylu’dan yeni bir inci döküldü.

Soylu, 14 Mayıs seçimlerini, siyasi darbe olarak değerlendirdi.

İnanılır gibi değil.

Henüz yapılmamış bir seçimden, darbe çıkartıldı.

Eski Türkiye de olsaydı, içişleri, adalet ve ulaştırma ve denizcilik bakanları istifa eder, teknokratlar atanırdı.

Peki, son Başbakan Binali Yıldırım ne dedi?

Bu seçim, işgalcilere karşı, İstiklal mücadelesi verenlerin seçimi dedi ne yazık ki.

Söylenecek çok şey var ama bu makale bitmez o zaman. Çünkü yeni inciler, geçmişi hatırlamamıza izin vermiyor. 

Ama sığınmacı kimlikli Afganlı ABD askerlerini, Suriyelileri, dolar maaşlı ÖSO militanlarını, 300 binden fazla olduğu söylenen maaşlı trol ordusunu unutmak mümkün değil.  

Tüm bunlara HÜDA-PAR tuz biber oldu. 

Çünkü,

HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, yüksek perdeden çok ciddi şeyler söylüyor.

Türk sözcüğünden rahatsızım diyor.

Türk bayrağından rahatsızım diyor.

Türk değil, Türkiye bayrağı ve vatandaşlığı olmalıdır diyor.

Anayasanın değiştirilemez dört maddesi değişmelidir diyor.

Hizbullah, terör örgütü değildir diyor.

Ve HÜDA-PAR yöneticilerinden dört kişi, AKP listelerinden millet vekili adayı.

Hakaret ettikleri bu milletin meclisinden, maaş alacaklar, imkanlarından yararlanacaklar.

İşte bu ve bunun gibi birçok nedenle, 14 Mayıs seçimleri bir referandumdur.

Ya Cumhuriyeti ve parlamenter rejime dönüşü oylayacağız ya da tek kişilik otoriter rejimde kalacağız.

Ya demokrasi diyeceğiz ya da otokrasiye devam edeceğiz.

Ya çağdaş, laik ve bilimsel eğitim diyeceğiz ya da 4+4+4 medrese eğitim korkusuyla özel okullara milyarları akıtacağız.

Ya hukukun üstünlüğü diyeceğiz ya da üstünlerin hukukundan artanlarla yetineceğiz.

 

14 Mayıs, Türkiye’nin seçimi olacaktır.