Olur.
Yıl 1945.
İkinci dünya savaşı bitmiş, Avrupa büyük bir yıkıma uğramış, ekonomisi çökmüş, şehirleri harabeye dönmüş, altyapısı büyük ölçüde tahrip olmuş, sefalet, fakirlik ve hastalık tüm Avrupa’yı sarmıştır.
Ya Türkiye?
Savaşa doğrudan girmemiş ama seferberlik ilan edilmiş, ciddi önlemler alınarak halk fakirleşmiş birçok bölgede açlık görülmüştür.
Hatta, Sivas’ta bir yurt gezisinde bir çocuğun İnönü’ye:
“Paşam, bizi ekmeksiz bıraktın” haykırışına karşılık, İsmet İnönü’nün o meşhur
“Sizi ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım” ikonlaşmış sözünün de kaynadığıdır.
Ancak dünya devlerinin derdi başkadır.
Durumdan istifade etmek isteyen Stalin, Doğu Avrupa’da nüfuzunu artırmaya başlamış, ABD telaşa kapılmıştır.
ABD başkanı Harry S. Truman, Batı Avrupa'nın Sovyet etkisine girmemesi için ekonomik destek stratejisini devreye sokar.
Meşhur, Marshall yardımları.
Kimdir Marshall?
Dönemin ABD dış işleri bakanı.
George Marshall, Avrupa için önerdiği bu yardım o kadar başarılı oldu ki, üçüncü dünya ülkelerine de uygulama kararı alınır.
Bu kez de Stalin telaşa kapılır.
Batı ile ekonomik entegrasyonun Doğu Bloku ülkelerinin Sovyet kontrolünden çıkartılmak istendiğini görür. Stalin, ABD'nin Avrupa'da yeniden yapılanma çalışmalarını engellemek için Doğu Bloku ülkelerinin Marshall Planı yardımı almasını engeller.
Ancak bu engelleme, ABD için çok da önemli olmaz. Çünkü ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’nin Sovyet kontrolüne girmesidir. Çünkü boğazların kontrolü Sovyetlere verilemezdi.

Türkiye Marshall yardımları görüşmeleri 1948 yılında resmen başlar.
Kimdi başbakan?
Hasan Saka.
Sonra?
Şemsettin Günaltay.
1950 genel seçimlerine onun başbakanlığında girildi.
Günaltay döneminde Marshall yardımları resmen alınmaya başlanır.
Sonra?
Menderes dönemi başlar.
Zaten ne olduysa bu dönemde oldu.
Yardım etkilerinin en çok hissedildiği dönem, 1950 sonrası Adnan Menderes dönemidir.
Ne mi oldu?
Marşhall yardımına Türkiye, Birleşik Krallık, Fransa, Batı Almanya, İtalya, Hollanda ve Yunanistan’dan sonra eklenir.
Neden mi?
Türkiye stratejik konumu ve özellikle de boğazlar kontrolü nedeniyle çok önemliydi. Sovyetlerin kontrolüne bırakılamazdı.
Menderes döneminde anti kominiz propagandası patladı. Bu kara propaganda, ABD için Türkiye’yi, Sovyet tehdidine karşı önemli bir cephe konumuna getirdi.
Ama ABD yetinmedi.
Türkiye’nin NATO’ya girmesi de gerekiyordu.
NATO üyesi bir Türkiye için Sovyetler, tehdit olamazdı.
Öyle de oldu.
Ama daha büyük tehditler kapıya dayandı.
Marshall yardımları tarım, ulaşım, askeri, ithalat ve sanayi alanlarını kapsıyordu.
Kore savaşına değinmiyoruz bile.
ABD, yardımlar karşılığında Türkiye’nin demir ağlarını ihmal etmesini sağlayarak, kara yolunu teşvik etti. Türkiye sadece petrol bağımlısı olmadı, ABD yapımı kamyonlar, traktörler, ulaşım araçları Türkiye’ye satıldı. Lastikler, motorlar gibi yan sanayi ürünleri de cabası. Hatta Necmettin Erbakan’ın Gümüş Motor’u rekabete dayanamayarak kapandı.
Bitmedi.
Sanayi alanında Nuri Demirağ’ın Uçak ve Uçak Motoru Fabrikaları sıkıntıya girdi.
Cumhuriyet’in ilk özel uçak fabrikalarıydı.
Menderes döneminde bu fabrikalar, NATO teknik ve standartları yetersizliği gerekçesiyle kapatıldı. Demirağ’ın Export izni geri çekildi ve iflas etti.
Bitmedi.
Eskişehir Tank Fabrikası ve Kırıkkale Silah Fabrikası İnönü döneminde devletleştirilmişti.
Menderes yönetimince NATO standartlarına uymadığı gerekçesiyle tamamen durduruldu.
Bitmedi.
Sümerbank ve Basma Fabrikaların üretim kapasiteleri düşürüldü. Sümerbank’ın bazı entegre basma ve tekstil tesisleri yatırımının durması sonrası, işlevsiz kaldı.
Resmi kapanış değil ama sistemli şekilde yatırım çekildi, küçültüldü.
Ya sonra?
ABD üretimi naylon kıyafetler, çoraplar özendirildi. Hatta Tokat Reşadiye yöresinden türkü yakıldı.
“Öğretmene varamadım
Naylon çorap giyemedim
Muradıma eremedim
Abum Abum kız Abum da
Sebebim sensin Abum.”
Naylon kıyafetler öyle özendirildi ki lüks ve modernlik sembolü olarak görülür hale geldi.
Bir an geriye dönelim.
1930 yılına.
Atatürk, Umumi Hıfzıssıhha Kanununu çıkartmış, Tarım alanlarını korunmaya almıştır. Özellikle de zeytinlikler ve ormanlar.
Sekiz yıl sonra da Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) kurulmuş, zeytin ve zeytinyağları satın alınarak üretici korunmuştur. Öyle ki Türk halkı sadece zeytin yağı ve tereyağı tüketir olmuştur.
Ancak,
Marshall Planı çerçevesinde ABD, Türk halkına mısırözü yağı ve margarin satmak ister. Bununla da kalmaz, margarin fabrikası da kurar. Türk halkının hiç alışık olmadığı bu yeni tat, gereken ilgiyi görmez.
B planına geçilir.
Halkım algısı değiştirilmelidir.
1954 yılında Bursa türküsü olarak “Zeytin yağlı yiyemem aman” türküsü derlenir.
Hatırlayalım.
“Zeytin yağlı yiyemem aman,
Basma da fistan giyemem aman,
Senin gibi cahile
Ben efendim diyemem aman.”
Türkü hedeflenen etkiyi yapar.
Yüzbinlerce zeytin ağacı sökülerek resmen kıyım yapılır. ABD, depolarındaki tüm mısır özü yağlarını Türkiye’ye satar. Bu arada zeytin yağının ısıtılınca kanser yaptığı haberi yayılır.
Ülke genelinde kalan zeytin ağaçlarının kanserojen meyvelerinin tamamı ABD satın alır.
Sonuçta halk, mısırözü yağına mecbur bırakılarak alıştırılır.
Türkü devam ediyor.
“Basma da fistan giyemem aman”.
Sümerbank ve basma fabrikalarının akıbeti burada belirlenir.
Devam edelim.
“Senin gibi cahile
Ben efendim diyemem aman.”
İşte, Atatürk’e dil uzatılan ikinci ihanet noktası da burasıdır.
Nasıl yani?
Tekrar geriye dönelim.
Taaa, 1923’e.
Cumhuriyetin ilk ışıklarında Atatürk, İzmir İktisat Kopgresinde "Köylü milletin efendisidir" diyerek, Osmanlı döneminde ihmal edilen köylü sınıfının Cumhuriyetle birlikte değer kazanacağını ilan eder.
İşte, bu türkü sözleriyle köylünün efendiliğine dil uzatmakla kalınmaz, Atatürk’ün gözden düşürülmesine yeşil ışık yakılır.
Dönelim günümüze.
İklim yasası.
Orman yangınları.
Köy kavramının silinerek mahalleye dönüştürülmesi.
Meraların madene açılması…
Kim bilir, tesadüftür belki.





