17 Haziran tarihli bir gazetemizde 17.06.2015’de hayatını kaybeden, 10 yıl 5 ay başbakanlık, 7 yıl cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel’in ‘Barajlar kıralı 11 yıl önce veda etti’ başlığıyla verilen haberi okuduğumda siyasetin kocamış sürecini kurcalayıp okuyucularımızla siyaset üzerine bir sohbeti paylaşalım istedik.
Rahmetli İsmet Paşa siyaseti devleti yönetme sanatı olarak tarif etmişti. Oysa ülke siyasetinde farklı bir gerçek yaşanıyordu. Bir siyasi mübadele vardı. Bu mübadelede seçmen; kamusal mal ve hizmetlerden elde edeceği faydayı, siyasi partiler; alacağı oyu, bürokrasimiz; makam ve prestiji, çıkar ve baskı grupları; devletten elde edeceği rantı düşünüyordu.
Hafıza-i beşer nisyanla malüldür. Dünleri çabuk unutuyoruz. Devleti yönetme sanatının mensupları birbirlerine olmadık laflar söyleyenler bakıyorsunuz bir süre sonra muhabbetin en üst noktasında bir araya gelip kucaklaşıp tokalaşıyorlar. İnsan düşünmeden edemiyor, bu hal siyasetin yapısında mı var, yoksa bizim siyasetçilerimizin hamurunda mı var?... Bir gün önce kanlı bıçaklı olanlar bir gün sonra sevgiyle yan yana. Devlet arasında ebedi dostluklar ve ebedi düşmanlıklar olmayacağını bilirdik de yadırgadığımız bu halin vekillerimiz ve liderlerimizin arasında olması. Biz çocuklarımıza gelecek nesillere neyi ve kimi örnek göstereceğimizde zorlanıyoruz.
İngiltere Avam kamarasında birbirine yumruk atan, kavga eden parlamenterler haberi hiç duyulmamış. Demokrasisi gelişmemiş parlamentolarda ise kavga haberleri sıradan. Onlar beyin gücü ve ikna gücünü kullanıyorlar. Beyin gücü yetersiz olanlar kol gücüne baş vuruyorlar.
Yazar A. Şinasi Hisar bu durumu şöyle yorumluyor;
‘Müsademe-i efkar için efkar lazımdır. Bir fikir hani? Tek bir müfekkire nerede? Binaenaleyh emin ol ki münakaşalar hep nafiledir. Ve bunlardan hiçbir barika-i hakikat çıkmaz. Bütün siyasi münakaşaların hülasası; Ben iyiyim, sen fena!...’
Milletvekillerimizin kendi tabirleriyle ‘Yüce Meclis’ ‘Siyasi mabet’ olarak tarif ettikleri o kutsal çatıda kavga edenler Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yapmış olduğu öğüdü duymuş olmalılar;
Ey oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana… Güceniklik bize, gönül alma sana. Suçlamak bize, adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana. Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek sana.
Bu sözler sadece yaşadığı ve söylendiği zamana ait sözler değildir. Her çağda kabul gören sözlerdir. Mecliste ne zaman kavga sahnelerini görsem şeyh Edebali’nin sözlerini hatırlar milletvekillerimizin atalarını unuttuklarını düşünür, üzüntü duyarım.
Geçmişin yöneticileri idarecilere yön veren vasiyet niteliğinde sözler de bırakmışlardır; Hz. Ebubekir ölürken hanımına ‘Geriye bir mızrak, bir deve bırakıyorum’ demiş. Osman Gazi’de vasiyetinde; ‘bir at bir pala bir de çul bıraktığını söylemiş. 1929’ larda Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt Bey’in ‘Devleti yönetenler yoksul kalmağa mahkumdurlar. Aksi halde millet yoksul kalır ki; biz bu savaşı, milletin zengin olması için yaptık’ demişti.
Yöneticilik hayatında devletin tek kuruşunu boğazlarından geçirmeme hassasiyeti gösterenler ve dahası özel yaşamlarında değil makam arabalarını kullanmak, devletin kağıdını kalemini hatta mürekkebini kullanmayan bazı devlet adamlarını hatırladıkça Türkiye’nin bugün nerelere geldiğini hayretle ve üzüntüyle izliyoruz.
Demokrasimizin vazgeçilmez unsuru siyasi partilerimiz demokrasiyi savunuyorlar ama kendi içlerinde bir lider sultası uygulanıyor. Lidere bağlılık ve itaat esastır. İkbalin yolu susmaktan, alkışlamaktan ve itaatten geçmektedir. Genel başkanın lügatında istifa yoktur. Batıda seçim kaybeden lider lider koltuğunu bırakıyor bizde arka arkaya 13 seçim kaybeden lider kayyumla da olsa genel başkanlık koltuğuna oturmakta beis görmüyor.
Lider takipçisi olan kişidir. Takibin nedeni korku değil sevgi ve saygı olmalıdır. Lider yaşlanabilir ama bayatlamamalıdır.
Bir partiden milletvekili veya belediye başkanı seçilip kolayca diğer partiye geçenleri gördükçe büyük düşünür İkbal’in sözünü hatırlıyoruz. Şöyle diyordu büyük düşünür ‘Kabahat İslam’da değil, biz ona layık olamadık’ Biz de kabahat demokraside değil, biz ona layık olamadık diyoruz.
Osman Bölükbaşı siyasi tarihimizin en renkli simalarından biridir. O, bir ahlak ve fazilet rejimi olan demokrasinin Türkiye’de yerleşmesi mücadelesinde uğradığı hayal kırıklığını bu tipleri kastederek ‘Değişmez kanaatimiz odur ki, memleket ve demokratik rejim için en büyük tehlike, kopmuş mayınlar gibi siyaset sahnesinde dolaşan, ikbal ve menfaat arayan inançsızlardır.’
Ali Naili Erdem ‘Siyasetin Yollarında’ kitabında Osman Bölükbaşı ile yaşamış olduğu bir anısını anlatıyor:
’12 Eylül 1980 sonrası Kızılay’da Güven Park’ın sokaklarında bir dolmuş durağındayız. Kar yağıyor. Yollar çamur. Ben ve yılların özgürlük savaşçısı Osman Bölükbaşı ile dolmuş kuyruğunda bekliyoruz. Sıradakilerden biri herkesin duyabileceği bir sesle; ‘Sizlerin bu dolmuş kuyruğunda ne işiniz var?’ diye bizlere sesleniyor.
Birçok insan bize doğru dönüyorlar. Birden Osman Bölükbaşı’nın sesi ile irkiliyorum.
‘Zamanında ceplerini dolduramayanlar, şimdi dolmuşları doldururlar.’
Bir büyük tebessüm dalgası dolmuş kuyruğunu sarıyor. Namuslu insanların bakışları altındayız. Artık ne kar ne çamur umurumuzda değildir. Parasız ve haramsız bir dünyanın iç huzurundaydık. Sıramız gelmiş, değnekçiyi takiben dolmuşa biniyoruz.’
17 Haziran 2015’de hayatını kaybeden ‘Yollar Yürümekle Aşınmaz’, ‘Dün dündür, bugün bugündür’ sözleriyle hatırlanan Fötr şapkasıyla 6 defa giden 7 defa gelen barajlar kıralı sevgili Demirel’i rahmet ve şükranla anıyoruz.
Hata ve sevaplarıyla yerilmek ve sevilmek ancak büyük insanlara has bir kaderdir. Ruhu şad, mekanı cennet olsun…
